Trois Couleurs | Üç Renk; Mavi (1993), Beyaz (1994) ve Kırmızı (1994) olmak üzere; Fransız bayrağının renklerinden esinlenerek çekilmiş bir Krzysztof Kieslowski serisi. The Double Life of Véronique (1991) | Véronique’in İkili Yaşamı ile birlikte yönetmenin en önemli eserleri arasında yer alan seride, sırasıyla “özgürlük”, “eşitlik” ve “kardeşlik” temaları işleniyor. İşledikleri temalar çerçevesinde de her film kendi içinde ayrı bir atmosfere sahip. Bu atmosferi yakalamalarında ise aynı Kieslowski gibi Polonyalı olan besteci Zbigniew Preisner’ın katkılarını es geçmemek gerekiyor.

• BLEU

Serinin ilk ve ses getiren filmi Bleu (Mavi), müzisyen eşini ve 5 yaşındaki küçük kızını beraber geçirdikleri trafik kazasında kaybeden Julie (Juliette Binoche)’nin, bu kaza sonrası yaşadıklarını ele alıyor. Artık yalnız başına kalan ve yaşadığı evi boşaltan Julie, ona aşık olan eşinin arkadaşı Olivier ile evinde son bir gece geçirir ve ardından her şeyi unutmaya çalışarak yeni bir hayata başlar. Bir apartman dairesine taşınır ve insanlarla bağ kurmayı reddeder. Bu sırada Julie’nin eşinin yarım kalan çalışmasını tamamlamaya başlayan Olivier onu bulmak ve kendisine çekmek için uğraşır. Bunun sonucunda Julie, geçmişte bilmediği yeni şeyleri öğrenecek ve bir takım kararlar verecektir.

“Aslında sevgi ve özgürlük birbirine aykırı anlamlar içeriyor. Eğer birisi severse, birinin özgürlüğünü kısıtlar. Bir kadını severseniz, hayatınızı yaşar ve bilmediğiniz yönlerinizi sevdiğiniz kadının gözünden öğrenirsiniz. Özgürlüğü kısıtlayan bir çok örnek var: Bir köpek, bir araba, bir televizyon… Filozofi yapmak istemiyorum ancak bu örneklerle, insanlar özgürlük fikrini düşünmeye başlayabilirler. İşte bizim yapmak istediğimiz şeyin hikayesi de bu.”  Mavi ile ilgili bu cümleleri söyleyen Kieslowski, kazadan önce bir başkasına bağlı ve kendisine de bağlı olunan bir kadının bu olaydan sonra elde edeceği bireysel özgürlük yolculuğunu anlatıyor. Bu yolculuğun rengi olarak seçtiği maviyi ise seyircisine film boyunca taşıyor. Juliette Binoche’nin hüzünlü ve duru güzelliğiyle mükemmel bir uyum içinde olan Julie’nin yüzüne yansıyan maviler, havuz görüntüleri, geçmişinden yanına getirdiği tek hatıra olan mavi boncuklu avize ve notalar… Bleu, üçleme içinde başından sonuna kadar hüznünü koruyan ve bunu kurgudan uzak bir gerçekliği ile bize hissettirebilen bir film.

• BLANC

İkinci film Blanc (Beyaz), Fransa ve Polonya arasında geçiyor. Bu filmde yönetmenin kendi toprakları ve dilini gösterişten uzak, beyaz bir sadelik içinde izliyoruz. Kimileri için serinin en zayıf, kimileri içinse değeri bilinmemiş baş tacı olan filmi Blanc’ta, evli bir çift görürüz; Dominique (July Delpy) ve Karol (Zbigniew Zamachowski). Dominique çok güzel, Fransız bir kadındır ve evliliklerinin cinsel açıdan problemli olduğu gerekçesiyle Karol’dan boşanmak ister. Karol ise Dominique’e deli gibi aşık aslen Polonyalı bir kuafördür. Mahkeme sonrası Karol’u beş parasız sokakta bırakan Dominique, bunun yanında Karol’u küçük düşürecek davranışlarda bulunur. Gururu yeterince ayaklar altına alınan Karol, metro istasyonunda tanıştığı ve kendisine bir teklifte bulunan Mikolaj ile Polonya’ya dönmeye karar verir. Bir bavul içinde Polonya’ya geri dönen Karol, bavulu havalanında hırsızların çalması sonucu Mikolaj’la olan bağlantısını kaybeder ve abisinin yanına gelir. Ancak, abisi ile kuaförlük mesleğini sürdürmek istemeyen Karol, bir takım akıllı yatırımlar sonucu elde ettiği sermaye ile büyük bir şirket kurar ve son derece varlıklı bir adam haline gelir. Polonya’ya döndükten bir süre sonra kendisini bulup tekrar iletişime geçtiği Mikolaj’ı da şirketin ortağı yapar.

Bu sırada eski eşi Dominique hala Karol’un aklından çıkmamıştır. Bir gece, sadece konuşmak için Dominique’i arar fakat yine terslenir. Eşitlik üzerinden işlenen Blanc, aslında bize doğrudan bu mesajı veren bir içeriğe sahip değildir.
Kieslowski film için; “Eşitlik kavramı üzerine bir hikaye. Eşitliğin kelime anlamı hepimizin eşit olduğunu belirtiyor. Halbuki ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Kimse, bir başkasıyla gerçekten eşit olmak istemez. Herkes biraz daha eşit olmak ister.” demiştir. Dominique tarafından evliliklerinin en başından beri aşağılanan ve incinen silik karakterli Karol, elde ettiği maddi güç ile birlikte kendine güvenmeye başlar ve bu durumu kendi adına biraz daha eşitlemek için Dominique’e acımasızca bir oyun oynayarak intikamını alır. Karol böylece eşitliği kendi içinde belki sağlar ancak bunun sonunda yine aynı çıkmazın içinde birbirleriyle kalırlar. Kadın-erkek ilişkilerinin, güce dayanan karşılıklı egolar arkasındaki genel bir hali gibidir Dominique ve Karol. Bu bakımdan Blanc, Bleu’daki kendine has ve içe dönük dramatikliği ikili ve toplumsal ilişkilere taşıyarak daha geniş bir çerçeve çizer. Bleu’da tek bir insan ve tek bir dil varken, Blanc iki insan ve iki farklı dil üzerinden ilerler.

• ROUGE

Serinin son ve genel anlamda en beğenilen filmi olan Rogue (Kırmızı) ise 20’li yaşlarında genç ve güzel bir model olan Valentine (Iréne Jacob) ile emekli eski yargıç Joseph Kern (Jean-Louis Trintignant) arasında gelişen ilginç bir dostlukla karşımıza çıkıyor.
Valentine bir gün arabasıyla bir köpeğe çarpar ve köpeğin durumunu haber vermek için sahibi Joseph’in evine gelir. Evde tüm kapıları açık bir şekilde bulan ve içeri giren Valentine, Joseph’in komşularının telefon konuşmalarını dinlediğini görür. Joseph ise, köpeğinin durumuna ya da gizlice insanları dinlediği için Valentine’nin kendisi hakkında yaptığı suçlamalara karşı oldukça kayıtsızdır. İkili arasında gerginlikle başlayan bu ilişki zamanla duygusal bir bağ kazanıp arkadaşlığa dönüşecektir. Bunun yanında filmde eş zamanlı olarak bize adeta Joseph’in gençliğini yansıtan, hukuk öğrencisi Auguste (Jean-Pierre Lorit) ve sevgilisi Karin (Frédérique Feder)’i görürüz.

Rouge’da kardeşlik kavramı üzerinden hareket eden Kieslowski’nin ana karakteri Valentine’i bu fikre uygun olarak yardımsever, dürüst ve sadık bir insan olarak şekillendirdiğini fark ediyoruz. Güzelliğini kullanabileceği birçok imkanı olmasına rağmen, hatta afişleri şehrin en orta yerinde tüm çarpıcılığı ile asılı dururken bile Valentine, göze çarpmadan sakin ve sıradan hayatını sürdürme derdindedir. Bir erkeğe ihtiyaç duyduğu ve uzakta olan sevgilisi ile problemleri olsa bile kendisine ilgi gösteren erkeklere yüz vermez. Onun bu saflığından etkilenen Joseph, kendini polise ihbar edip insanları dinlemeye bile son verir. Gençliğinde yaşamış olduğu ihanetten dolayı kadınlara güvenmeyen ve mesleğinin etkisiyle insan ilişkilerinde bir nevi hissizleşen bu yaşlı adam Valentine’in hayatına girmesiyle yeniden yaşadığını hisseder.

Bleu ve Blanc’ta olduğu gibi Kieslowksi bu sefer de sevginin, aşkın hatta kanın rengi olmasıyla sanki yaşamı temsil eden kırmızıyı her sahnesinin bir köşesine iliştirmiştir. Ayrıca üç filmde ortak olan ve konudan bağımsız gibi gözüken yaşlı kadının geri dönüşüm kutusuna cam şişeyi atma sahnesi Valentine’in yardımı ile bu filmde tamamlanır. Finalde de üçlemedeki tüm ana karakterler seyirciye gösterilerek ilk iki filme tatlı bir gönderme yapılıp olaylar bağlanır. Bu anlamda Kieslowski’nin gözünden izlediğimiz kardeşlik teması özgürlük ve eşitliğin tamamlayıcısı ve toplayıcısı gibidir.

Bahsedilen tüm bu ana metinlerin yanı sıra Üç Renk Üçlemesi içerisindeki her film, burada filmi izleyecekler için spoiler vermemeyi tercih ettiğimden çok detayına girmediğim derin hatlara sahip. Okuyucu için seri hakkında bir fikir vermek adına yazılan bu yazının akabinde filmi izleyen herkesi Kieslowski’nin yarattığı ince güzellikler bekliyor.

”İnsanlar kurallara uymak, düzenlerini korumak ve yaşamlarını sürdürmek için değil daha yüce şeyler için yaratılmıştır. Ben onun peşindeyim.”

(Kieslowski Kieslowski’yi Anlatıyor)

Kaynak: 1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here