”Masumiyet” Zeki Demirkubuz’un, 1997 yılında yönetmenliğini üstlendiği ikinci filmidir ve ilk filmi olan ”C Blok”a nazaran, şehir hayatının içerisinde yaşayan bireylerin arabesk hayatı göz önüne serilmiştir. Filmdeki birçok ibareden de anlaşılacağı gibi arabesk hayat bazı imgeler, nesneler ile etrafa serpiştirilmiştir. Duvarlardaki Yılmaz Güney, Orhan Gencebay ve İbrahim Tatlıses posterleri, sefil bir görüntü veren bakımsız oteller, sabah kahvaltısı niyetine içine ekmek doğranmış çorba, otel lobisindeki televizyonda aralıksız izlenen eski türk filmleri ve bu motivasyona tutsak olmuş insanların yaşamını bir koltuk üzerinden televizyona bağlı olarak idame ettirmesi… Bunun gibi sayabileceğimiz birçok imge, biçim açısından örneklendirilebilir.

Filme de adını veren masumiyet olgusu, hikayenin akışında Yusuf karakterinin masumiyeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Yusuf’un on yıl boyunca hapishanede kalması ve hapishanede karakterinden ödün vermeyerek sakin, telaşsız ve çocuksu ruhunu korumuş olmasıyla birlikte dışarıya çıktıktan sonra da duygusal yapısında hiçbir şeyin değişmediği görülmektedir. Aynı zamanda masumiyetini yıllar önce kaybetmiş olan Bekir ile Uğur’un da birbirlerine karşı çözümü olmayan bağlılıkları, yıpranmışlıkları ve toplumun genel ahlaki yapısının dışında yaşadıkları hayatları vardır.

Bekir, Uğur ve Yusuf karakterlerinin birbirleriyle kesiştiği ve kader birliğine vardığı bazı noktalar vardır. Bekir’in, Uğur’un kızı Çilem ile birlikte Yusuf’u da yanlarına alıp piknik yaptıkları yerde, Bekir’in, Yusuf’a kendi hayatını anlattığı monologunda ve sonrasında da Yusuf’un kendi hayatını anlattığı diyalogda bu ortak noktalar açığa çıkmaktadır. Anlatılan hikayelerde Bekir ve Yusuf’ un ”bağlı” oldukları kadınlar, kendi sevdikleri ile birlikte olmayı tercih etmişler ve Bekir ve Yusuf’u yok saymışlardır. Fakat bu tercihlerin sonucunda Bekir ve Yusuf’un ödedikleri bedel farklılık göstermiştir. Yusuf’un ablası, Yusuf tarafından işlenen ”namus cinayetinde” sevdiğini ve sesini kaybetmiş, Yusuf’u da hayatından dışlamıştır. Uğur ise sevdiği adamın sürüldüğü hapishanelerin izinde yıllarını tüketmiş ve umutsuzca, çaresizce, yanılgılar içinde peşine takılmış olan Bekir ile bir birliktelik içinde yalnızlığı yaşamıştır.

Hikaye içerisinde zaman geçtikte karakterler bir bütünlük içerisinde hareket etmeye başlamaktadır. Yusuf’un Çilem’le ilgileniş biçimi ve yaklaşımı daha çok sahiplenme iç güdüsünü kabartır. Bekir, Uğur’ un serkeş hayatında kendisini duygusal ve fiziksel olarak gün geçtikçe öldürür. Uğur ise hayatından memnun bir şekilde rutinine devam eder. Olaylar belli bir zaman içerisinde aynı ritminde giderken bir gün, Bekir kafasına sıkarak kendi işkencesine son verir. Bekir’in bu eylemi, bir anlamda beynini içten içe yiyen Uğur’u öldürme cesaretini kendisinde bulmasıyla ilişkilendirilebilir. Sonrasında Bekir’in pozisyonuna, bir bakımdan da Bekir’in yıllar boyu yaşadığı her türlü acıya ve kalp ağrısına ortak olarak bir yer değiştirmeyle Yusuf geçmiştir. Hikaye içerisinde Yusuf, Uğur’a halihazırda içinde büyütmeye çalıştığı sevgiyi dışa vurmaması için bir sebep göremez ve Uğur’un hayatına aynı Bekir gibi müdahale etme ve akıl verme girişimlerinde bulunur. Yusuf, Uğur’un peşinden bir süre sürüklendikten sonra Uğur, bulundukları şehri terk eder. Hayatını kendi yolunda tek başına sürdürmesinin gerekliliğini Çilem’in sorumluluğuyla birlikte tekrardan anlayan Yusuf, Çilem’i de alıp hapishaneden tanıdığı bir arkadaşının evine sığınmaya gider. Fakat arkadaşının öldüğünü öğrenir ve Çilem ile birlikte tam anlamıyla ortada kalır.

Bekir, Uğur ve Çilem, Yusuf’un duygusal ve psikolojik bağlamda hayata karşı ayakta durma mücadelesinde ilk başlarda umut olmuşlardır fakat; kendisinin de yaratımında emek verdiği bir enkaz altında kalmıştır.