Dokuz yıl önce raflara kavuşmuş bu kitap dilimize çevrilse de herkesin henüz haberdar olmadığı bir roman özelliğini taşımaktadır. Alışılmadık üslubu ve yapısıyla esasen sayfaların arasında kaybolma şansı yakalasak da hakkında çok az şey bilme şansına sahibiz. Kitabın yazarın kendi hayatı olduğu söylense dahi içerdiği dinamik ve kurguyla insanı şaşırtabilecek bir gerçek bu. Steve Toltz’un dilimizdeki tek kitabını anlamak için yalnızca giriş cümlelerine bakmak bile yeterlidir:
“Bir sporcunun trajik bir kazada koklama duyusunu kaybettiğini duymazsınız hiçbir zaman, çünkü evrenin hayatımızda daha sonra kullanamayacağımız ibret verici dersler verebilmesi için sporcu bacağını, filozof aklını, ressam gözlerini, müzisyen kulaklarını, aşçı dilini kaybetmelidir. Ya benim dersim? Özgürlüğümü yitirdim.”

Bir hapishaneyle başlayan yolculuğu oldukça geniş bir alana yayılır romanında. İçerisinde suçlular, felsefe, mizah ve daha birçok şey barındıran bu yolculuk, aslında bir nevi insanın kendini nasıl özgür kılamadığının da hikayesidir. Aile bağları ve geçmişle yoğrulan bir melankoli sizleri sayfalar boyunca rahat bırakmaz fakat hem yazarın üslubunun güzelliği hem de çevirinin başarısı sebebiyle bu melankoliden bıkmaz, daha fazlasını isteme ihtiyacı hissedersiniz. Satırların sizi büyülerken aynı zamanda fazlasıyla haklı yargılara götürme olasılığı yüksektir. Steve Toltz, bir katılımcı olmak yerine iyi bir gözlemci olduğundan bize daha önce bakmadığımız bir yerden bakma şansı tanır, bu bakış açısı bir parça da acımasızdır.

“İnsanlar gelişim göstermez; kopyalar. Sindiremez, kusarlar.”
Tuhaf fakat ilgi çekici bir harmoniyle sarmalanmış satırların çoğu insana olan öfkeyi taşırken aynı zamanda ondan kopamayışını gösterir okura. Karakterlerin tek hatası toplumun içinde yalpalanıp durmaktır, aidiyet hissini bulamamış olmak her saniyelerinde karşılarına çıkar. Bu sebeple modern dünyada hissedilen birçok duyguyu sizlere abartmadan, samimi bir dille verir. Öyle ki kendilerini bir parça absürt ve çekilmez görmeye başlamış herkes bu kitabı bıkmadan okuyabilir. Lakin roman, onu tercih etmiş kimseye bir çözüm önerisi sunmamaktadır. Daha doğrusu sunamamaktadır. Deneyim ve tecrübeler oldukça ağır bir ruh haliyle aktarıldıktan sonra okuyucu düşünceleriyle baş başa kalır. Gerçekliği acı bir yönden öğrenmeye benzer, etkileyici ve hüzünlüdür.

“Hayatım boyunca babama acımak, onu reddetmek, hayran olmak, yargılamak ya da öldürmek konusunda kararsız kaldım. Onun şaşırtıcı tutumu beni sonsuza kadar tereddütte bıraktı.”
Kitabın biraz daha ayrıntısına girmek gerekirse çoğunlukla bir adamın babasıyla olan karmaşık ilişkisini görebilirsiniz. Jasper Dean, kendini kurtarmak için babasını anlatma ihtiyacı hisseder, kişiliğinin oluşumu ona bağlıdır. Martin Dean ise karşılaşabilecek en garip karakterlerden biridir. Her şeyi öğrenme ihtiyacıyla doludur fakat öğrenim sonrası tüm bilgileri dünyasına uyarlar. Felsefeyi özümseme biçimiyle depresif bir filozoftur bile denebilir.

Kısacası dinamizmi ve koyu içeriğiyle okunmaya, hatta paylaşılmaya değer bir romandır. Steve Toltz’un bir diğer romanının da dilimize çevrilmesini, edebiyatın zenginleşmesini diliyoruz.