Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
2

Kerem Akça, Türkiye’nin hem en tartışmalı hem de en popüler film eleştirmenlerinden biri. 2001 yılında oldukça genç yaşta başladığı film eleştirmenliği serüveni doludizgin devam ediyor. Yazarlığın yanı sıra pek çok yerli ve yabancı film festivalinde ‘jüri üyesi’, ‘danışman’ ve ‘program direktörü’ gibi görevlerde bulundu ve bulunmayı sürdürüyor. Şubat ayında Akça’nın ilk kitabı olan ”Yerli Sinemada Hollywood Kuşağı: 2000-2016 Dönemi” raflarda okuyucularla buluştu.

Bu söyleşimizde; Kerem Akça’yla yeni çıkan kitabı, Türk Sinemasının durumu ve film festivalleri gibi pek çok konu hakkında konuştuk. İyi okumalar!

-Türkiye’nin en popüler film eleştirmenlerinden birisiniz sinemaya olan tutkunuz nasıl başladı?

1988’de anneannem “He-Man ve Kainatın Hakimi”ne götürdüğü zaman ilk kez sinema salona adım attım. Sonra da devamı geldi. O zamanlar tabi sinema sanatı, yönetmenlik, görsel yapı gibi şeyleri bilmiyordum. Cumaları yeni başlayan ‘popüler filmler’e gidiyordum. Mesele tutkunun başlayıp onun bir profesyonel okumayla ve yazınla birleşmesinde gizli. 1990’ların sonunda Superonline’ın sinema sitesindeki forumda yazmaya başlayınca da ister istemez ‘sinema yazısı’nın ana süreçlerinden geçmeye başladım. Bunun devamında 2002’de Sinema Dergisi’nin yazar kadrosuna girdim. Orada ‘bilirkişi’ ya da ‘usta’ olarak gördüğüm Mehmet Açar’ın altında bazı şeyleri öğrenmeseydim şimdi buralarda olmazdım.

-2001 yılından beri sinema yazarlığı yapıyorsunuz. Bir kitap yazma fikri kafanızda nasıl oluştu?

Aklımda her zaman sektörde olmayan konularda kitapları çıkarma fikri vardı. İlk olarak ‘alt türleri ve alt-alt türleriyle tür sineması’ ya da ‘bilinmeyen akımlar’ı ele alan kitaplardı. Ama ülkemizde film adedinin artmasıyla birlikte ‘Hollywood estetiğiyle geçilen filmler’deki gözler görülür yükseliş ve bunların ‘kenar süsü’ olarak köşeye itilmesi bu kitabın fikrini ortaya çıkardı. Kalitenin ödüllendirilmesi gerekiyordu.

-Kitap raflarla buluşana kadar nasıl bir süreç geçirdi?

Aslında kitabın ilk hali 40 filmi kapsıyordu. 2000-2012 arasındaki filmlerden oluşuyordu. Ancak götürdüğüm bir yayınevi iki sene bekletip çıkarmayınca 10’a yakın yayınevine götürdüm. H2O Kitap’ın başındaki Özcan Özen neyse ki 2017’nin başında ilgilendi. Onun sayesinde kitap raflara girebildi. Bu devirde sinema kitabı çıkaran yayıncılara ne kadar teşekkür etsek az kalır.

-‘Hollywood Kuşağı’yla tam olarak neyi kastediyorsunuz? Kitabınızda yer alan filmlerin ortak özellikleri neler?

Bu süreçte Hollywood estetiğiyle, Amerikan ana akım sinemasının grameriyle çekilmiş filmleri kastediyorum. Yanlış anlaşılmalara meyil vermemek için eklemekte fayda var, ülkemizde hastalığa dönüşen ‘orijinalinden kopya yeniden çevrimler’ kitabın konusu değil. Aksine Hollywood etkisini profesyonelleştiren filmlerden oluşturdum kitabı. Tür sineması da, orta damarda hikaye anlatma sineması da devreye girebiliyor. Esas olan ‘batı standartları’nda bir popüler sinema anlayışını oturtmak elbette.

 

-Yerli Sinemada Hollywood Kuşağı’nı en iyi temsil eden filmlerin hangileri olduğunu düşünüyorsunuz?

Küçük Kıyamet, Sınav ve Nefes: Vatan Sağolsun bu dönemden en çok geriye kalacak eserler. Ama Beyaz Melek, G.O.R.A., Fetih 1453 de kilit yerlere sahipler.

-Sanat sineması ve gişe sineması ayrımı konusunda ne düşünüyorsunuz?

Aslında bu ayrımı yapmayı doğru bulmuyorum. Her iki alanda da ‘iyi filmler’ ve ‘klasikler’ var. Atıyorum bir “Otomatik Portakal” da bir “Serseri Aşıklar” da aynı şekilde sarıp sarmalanmalı. Her ikisinin de başyapıt olarak farklı yollar açtığını inkar edemeyiz. Türkiye’de de “Hayat Var” da değerli, “Bay E” de değerli. Filmleri ‘popüler’ olduğu için damgalamak çok yanlış.

-Yerli ve yabancı çok sayıda film izliyorsunuz. Diğer ülkelerin sinemalarıyla Türk Sineması’nı karşılaştırırsanız nasıl bir yere koyarsınız?

Türkiye sinemasının bir geleneği yok görüşüne katılıyorum. Misal Orta-Doğu Avrupa sinemasında üretilen güncel örneklerde bile 60’lı, 70’li yıllardaki geleneğin bir karşılığını ve sağlam bir geri dönüşünü görebiliyoruz. Ama Türkiye’de böyle bir arka plana rastlamak zor. Elbette önemli ve ikonik yönetmenlerimiz var. Yeri geldiğinde Metin Erksan, Ömer Kavur ve Yılmaz Güney dünyadan etkilenerek farklı modeller yaratıp devrimci eserlere imza atabiliyor. Ama bunlarla Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu arasında da çok fark var. Son dönemde Onur Ünlü gibi başka kafada, sinemamızı yukarı taşıyan ve post modern bir kuşağı cesaretlendiren bambaşka yönetmenler de çıkabiliyor. Bu durum gelenek olmamasıyla ilintili…

kerem akça ile ilgili görsel sonucu

-Sizce Türk Sinemasının, dünyada daha çok duyurulması için neler yapılması gerekir?

Türkiye sineması yeterince duyuluyor bana kalırsa. Ama ortak yapımlar bu konuda işlevsel olabiliyor. Ortak yapım platformlarına katılmak veya önemli festivallerin ülkelerinin şirketlerinden yapım desteği almak çok önemli. Bunun dışında da elbette bilinçli yapımcılarla çalışmak lazım. Türkiye sinemasının en büyük problemi bana kalırsa her ilk filmini çeken yönetmenin Cannes ana yarışmasına filmiyle başvurması. Karlovy Vary, Rotterdam, Locarno gibi festivallere de biraz başvurulsa, bu isimlerin önü daha da açık olacak. Bir yapımcının yetenekli yönetmenlerimizi yönlendirmesi gerek.

– 2000’li yıllarda ilk filmlerini çekmeye başlayan yeni kuşak bağımsız sinema yönetmenleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu kuşakta en beğendiğiniz yönetmenler hangileri?

İlk filmlerden gidersek Emin Alper, Mahmut Fazıl Coşkun, Mehmet Can Mertoğlu ve Can Evrenol’u ilk sıraya koyarım. Elbette ki yeni milenyumda sinemaya girip ekol yaratan Onur Ünlü, Semih Kaplanoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu’nu bunlardan ayırmak lazım.

-Ülkemizdeki film festivallerinin, yönetmenleri daha çok verilen yüklü para ödülleriyle cezbettiği bir gerçek. Sizce festivallerimizin Uluslararası arenadaki saygınlıklarını artırmaları için neler yapmaları gerekir?

Bizdeki festivallerden bir anda Türkiye yapımı olmayan bir filmin ‘dünya prömiyeri’ni beklemek abesle iştigalden öteye gitmez. Ama belediye ve valilik odaklı festivallerin de ‘sermaye’sinin temeli sağlam olmayabiliyor. Ayakları üzerinde duranlarda dahi anlık değişimler problemlere yol açabiliyor. Bu da sinemacılarımızın kafasını karıştırıyor. Festivallerimizin bağımsız derneklere bağlanarak özgürlüğünü ilan etmesi gelecek için daha karlı olur. Misal Antalya Film Festivali, FIAPF üyesiydi. Fakat Ulusal Yarışma’nın kaldırılmasıyla festivalin üyeliği tartışılır hale geldi. 7. Malatya Film Festivali’nde 2016’da Program Direktörü olarak görev almama, 40 film ayarlamama, yabancı onur ödülü konuğu bulmama, çeşitli jüri üyelerini belirlememe karşın festival iptal edildi. Valinin değişmesiyle birlikte o sene yapılmadı. Belediyenin başa geçmesiyle yeni gelen ekip, yine 7. festivali hiçbir şey olmamış gibi 2017’de sıfırdan yapabildi.

kerem akça ile ilgili görsel sonucu

– Türkiye’nin hem en çok tartışılan hem de en çok takip edilen film eleştirmenlerindensiniz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Benim oturttuğum sinema yazarı kimliği, ‘içerik’ten ziyade ‘biçim’i öne çıkarttığından riskli ve tartışılmaya açık. Bu sebeple de tartışmaların ortasında olmam gayet doğal. Bir filmi teknik ve tarihsel açıdan değerlendirmek için her iki konuda da bilgili olmak gerekiyor. Bu durum da sinema filmlerindeki ‘sıradanlaşma’ problemini açığa çıkarıyor. Bir filmi sadece ‘meselesi var’ diye yorumlamak veya analiz etmek, o eserin yaratıcısına da, bilinçlendirilmesi gereken sinema seyircisine de, sinema tarihçilerine de saygısızlık. Ben bunu yapmadığım için ‘benim meselem var’, ‘sanat gayesi güdüyorum’ diyen yönetmenlerle uzlaşma şansım kalmıyor. Elbette ‘sanat filmi’ ve ‘popüler film’ ayrımı yapmadığımdan da her iki alandaki yaratıcılara eşit mesafede olmam tartışma yaratabiliyor. Yazılı basında aralarının iyi olduğu ‘yerli sinemacılar’a kıyak geçtiğini söyleyen sinema eleştirmenleri, kariyerlerine devam ettikçe elbette tartışmaların odağı olmak kolaylaşabiliyor. Ama ben kendime özgü bir dil, üslup ve sinema yazarı kimliği belirlediğimden farkımı hissettiriyorum. Bu sebeple içim rahat…

-İnternetin ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla insanların sinema yazarlığına ilgisi büyük bir artış gösterdi. Sinema yazarlığı yapmak isteyen okuyuculara neler tavsiye edersiniz?

Eskiden yazılı yayınlar kısıtlı olduğu için bir ‘bilirkişi’den destek alma şansı olabiliyordu. Günümüzde herkes kendi blogunda yazarak yazar olduğunu düşünebiliyor. Bu çok sıkıntılı bir süreç. Bilen bir kişiden destek almak, doğru görüşlerle kariyeri daha sağlam temellere oturtabilir.

-Söyleşi için teşekkürler.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here