Karl Marx, düşünmeyi yaşamanın temel koşulu olarak gören herkes gibi birçok fikrini ardından gelenlere bırakmayı başarabilmiş bir filozoftur. Hakkında gerçek bir filozof olup olmadığına dair ortaya atılan sorulara karşılık; herhangi bir ideolojiye ya da kendisinin ortaya koyduğu yaşam modellerine bağlı olmadan cevap verebileceğimiz felsefi kuramlar ve temeller vardır. Marx’ın günümüzde popüler olan eserleri genellikle bir ideoloji bağlanma çabasında iken, gerçekten objektif gözle bakılabilecek; düşünmeye dair birçok görüşü vardır. Bu görüşlerin Karl Marx’ın hayatına edeceği etkinin bize edeceği etki ile aynı olmayacağını kabul ettiğimiz anda, onun yaşamındaki öncelikleri anlamaya başlayabiliriz.

Düşünmek, felsefi açıdan kronolojik bir döngü içinde bizi çoğu canlı türlerinden ayırabildiği gibi; aynı zamanda bilincimize hizmet etmek için de yaptığımız bir eylemdir. Descartes’in tanımlarına göre bilincimizin şeffaf olması, düşünmemiz ile doğrudan alakalıdır ve birbirlerine pozitif bir ilgi ile bağlıdırlar. Karl Marx, sistemle ilgili dertlerini ortaya ideolojileri ile koymadan önce devasal bir düşünme eylemi gerçekleştirmiş; bu eylemin sonucunda izlerini bugüne kadar taşıtabilmiştir. Tam da bu örnekle az önce söylediğim gibi kronolojik döngüde kendi bilincine hizmet ederek, zihninde barındırdığı fikirleri günümüze ve tahminlerimize göre ilerisine kadar aktarabilmiştir.

“Ne kadar az yer, içer, kitap okursan; tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen; ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan o kadar fazla sermaye biriktirirsin. Hazinen öyle büyür ki ne böcekler ne de toprak onu yok edemez. Ne kadar az kendin olursan, o kadar çoğa sahip olursun; kendi hayatını daha az yaşadıkça, yabancılaşmış hayatını uzaklaşmış varlığını o kadar çok yaşarsın.”

Hayatın ya da gündelik yaşanan bazı olayların akışı hakkındaki fikirlerini yukarıdaki cümlelerle belirten Karl Marx’ın bu söylediklerini incelerken sistem eleştirisinden daha çok dikkat etmemiz gereken başka bir nokta var: Yazıda bahsedilen varlığımızın, kendimiz olmanın aslında bize ne anlattığı. Örneği verilen eylemlere bireysel değil de kümülatif bir gözle baktığımızda, tüm bu eylemlerin insanı var eden bir çoğulluk olduğunu anlayabilir; aslında düşünmek gibi hayatla bizi bağlayan şeyler olduğunu görebiliriz. Buradan yola çıkarak anlıyoruz ki Karl Marx bireysel olarak yaşam kalitesinin kişisel gelişim ile doğrudan orantılı olduğunu düşünüyor. Bu kişisel gelişimler, karakteristik özelliklerden daha çok zihnimizde oluşturduğu etkiler sayesinde bizi “biz” yaparak yabancı bir hayata girmemizi engelliyor.

Vardığımız bu noktada, “yabancılaşmış bir hayat” kullanımından da yola çıkarak Marx’ın yabancılaşma kavramını yakından inceleyebiliriz. Kendisinin en popüler kavramı olan yabancılaşma (Alm:Entfremdung), bir tanımdan daha çok; diğer kavramlarını açıklamak ve örneklendirmek için kullandığı bir terimdir. Özgürlük ve varlık gibi felsefi problemlerle doğrudan olmasa da bağlantılı olan bu kavram, üzerine düşünüldüğü zaman pratiğe dökülebilir hale gelmektedir. Öncelikli olarak Marx’ın üzerine çok çalışmalar yaptığı kapitalizm doğrultusunda tanımlar barındıran yabancılaşma insan-emek, insan-insanın ürettiği nesne ve işçi-özgürlük gibi kavramların bağlantılarında kullanılabilecek bir araçtır. Buna verebileceğimiz en net ve açıklayıcı örnek, sanayi devriminden sonra bir işçinin kendi ürettiği şey ile yabancı olup o nesneyle bağ kuramaması olabilir. İnsanın kendi özünden, gücünden ya da zihninden çıkan (üretilen de olabilir) bir şey ile uzaklaşması; aralarında fiziksel ya da zihinsel bir bağ kalmaması yabancılaşma olarak görebilir. O halde ortaya çıkan tanımdan da anladığımız gibi, yabancılaşma kavramı Karl Marx’ın felsefesinde yalnızca sıradan bir tanım olarak değil, aynı zamanda insan doğasının yukarıda bahsettiğimiz kronolojik döngüyle olan ilgisini de açıklayabilecek bir araç haline geliyor.

Karl Marx’ın hayata ve düşünmeye bakış açısını ikinci bir kavramla açıklamak gerekirse, kendisinin bütün bir materyalizm eleştirisinde kullandığı duyusallık söylemini örnek verebiliriz. Bu söylemde Marx’a göre materyalizmin ve materyalistlerin en büyük sorunu kendilerinin karşısında duran şeylere (duyusallığa) yalnızca nesne gözüyle bakılarak bu eylemin basitleştirilmesidir. Duyusal algılanması gereken insan eyleminin burada yok sayılması, düşünmenin bir çeşit yolla göz ardı edilmesi (ya da kişinin kendisini tek yoldan düşünmeye itmesi) yapılan büyük bir hatadır.

Her ne kadar komplike de olsa verilen bu örnekler, Marx’ın ideolojilerini değil; yalnızca ne demek istediğini anlamamıza yardımcı oluyor. İdeolojik olarak uyuşmadığımız düşünürlere bu tür felsefi tanımlar üzerinden yaklaştığımızda yargılamaktan uzak, anlamaya yakın bir tavır sergileyerek düşünmeye, üretmeye ya da anlatmaya doğru büyük bir adım atmış oluyoruz.

Kaynaklar: 1 2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here