Kanuni Sultan Süleyman döneminde, İstanbul’da bozahanelerin ve kahvehanelerin sayısı bir hayli artmış ve bu mekânları denetlemek oldukça zorlaşmıştı. Buralarda neler yapılıp ediliyor kontrol etmek mümkün olmadığı için içki yasağı getiriliyor ve şarap yüklü bir gemi, yüküyle birlikte yakılıyor.

Bu olayı Bâkî bir gazelinde şöyle anlatıyor:

Reh-i meyhâneyi kat’ itti tîg-ı kahr-ı Sultân’ın

Su gibi arasın kesdi Stanbul u Galata’nın

Sultan’ın kahır kılıcı, meyhane yolunu kesti. İstanbul ve Galata’nın arasını su gibi kesti.

İstanbul’a gelen şarap gemisi Galata’da yakalanmıştı.

Miyân-ı âb u âteş oldu cây-ı keştî-i sahbâ

Batırdı rûzgâr âyîn-i ‘ayşın bezm-i rindânın

Şarap gemisinin yeri, su ve ateşin ortası oldu. Rûzgar (baht), rintlerin içki meclisini ve eğlence ayinini batırdı.

“Batırdı” ile şarap gemisinin batması sonucu şarap alemlerinin de batması, mahvolması kastedilir.

Yakan âb üzre âteş sanmanuz keştî-i sahbâyı

Şuâ’-i tîg-ı kahrından tutuştu şeh Süleymân’ın

Şarap gemisini su üzerinde yakanın ateş olduğunu sanmayın. Onu tutuşturan Sultan Süleyman’ın kahır kılıcının ışığıdır.

Hilâl-âsa fürûzân oldu bahr-ı nîl-gûn üzre

Şafakdan dem urur âb-ı şarâb-âlûdı deryânın

Denizin şarapla karışmış suyu, mavi/lacivert deniz üzerinde şafaktan dem vurup hilal gibi parladı.

Denize karışan şarap o kadar çoktur ki su yüzünde bile fark edilebilmektedir. Dem, hem kan hem de şarap anlamında bir kelimedir. Bâkî’nin şafaktan dem vurmaktan kastı, şarapla karışık deniz suyunun şafak gibi kızıl olması olabilir.

Aynı olayı Nev’î şöyle anlatır:

Kalb-i âşık gibi vîrân ittiler meyhâneyi

Bî-vefâlar ahdine döndürdiler peymâneyi

Meyhaneyi aşığın kalbi gibi virane ettiler. Şarap kadehini ise vefasızların sözüyle döndürdüler/şarap kadehini vefasızların sözüne çevirdiler.

Aşığın kalbi, sevgiliye kavuşamadığından virandır. Meyhane de yasakla birlikte sevgilisi şaraptan ayrı kalacağı için viran olacaktır. Tabii burada esas kastedilen meyhanelerin kapatılıp viraneye çevrilmesidir. İkinci mısra ile kastedilen iki nokta vardır: Şarap kadehi, padişahın yanındaki vefasızların sözüyle ters döndürülmüştür, yani şarabın talihi tersine dönmüş ve kötüye gitmiş, yasaklanmıştır. İkinci anlamı ise şarap kadehinin vefasızların yerine getirilmeyecek sözlerine çevrilmesidir. Yani nasıl ki vefasızların sözleri gerçekleşmiyor, aşığa uğramıyorsa, şarap kadehi de içicilerden tıpkı böyle uzaktır.

La’l-i cânân gibi gözlerden nihân oldı şarâb

Çeşm-i dilber gibi bîmâr ittiler mestâneyi

Şarap, sevgilinin dudakları gibi saklandı. Sarhoşları, sevgilinin gözleriyle aşığı hasta ettiği gibi hasta ettiler.

Divan şiirinde aşık, sevgilinin dudağına hiçbir zaman ulaşamaz. Üstelik sevgilinin dudağı gözle görülmeyecek kadar küçüktür. Burada da sevgilisinin dudağına ulaşamayan aşıkla, şaraba ulaşamayan sarhoşlar arasında bir koşutluk kurulmuştur. Sevgilinin gözleri, bakışlarıyla aşığı hasta eder, bitap düşürür. Sevgilinin aşığı hasta etmesi gibi, şarabı yasak edenler de sarhoşları hasta etmiştir. Yine burada da aşıkla sarhoşlar arasındaki benzerlik ifade edilir.

Korkarım eyler şikeste dâver-i hükm-i kazâ

Sâgar-ı mînâ deyu bu günbet-i vîrâneyi

Korkarım ki hüküm sahibi adil hükümdar, harap olmuş gökyüzünü sırça kadehi (şarap kadehini) diye kıracak.

Padişahın şarabı yasaklamaktaki tutumu o kadar sert ve kararlıdır ki şair bu durumu, “Hükümdar neredeyse göğü şarap kadehi zannedip kıracak” diyerek anlatır. Gerçekten de o dönemdeki kayıtlara göre Kanuni Sultan Süleyman bu yasaktan sonra sarayda ne kadar kadeh ve müzik aleti varsa kırdırmış veya parçalatıp denize attırmıştır. Hatta Sultan, işi üzüm bağlarını söktürmeye kadar vardırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü üzerine yerine tahta geçen II. Selim, tüm bu yasakları kaldırmış ve halka derin bir nefes aldırmıştır.