Tarihin en büyük filozoflarından Kant, bir diğer büyük filozof olan Rousseau’ya karşı derin bir hayranlık duyuyordu. Yazılarında ona karşı derin bir saygı, sevgi ve övgü hâli içerisinde olduğunu görürüz. Ne var ki Kant’ın Rousseau’ya duyduğu bu ilgiyi açıklamak pek de kolay değil. Zira bu iki büyük filozofun kişilikleri ve yaşam tarzları, mümkün olan en büyük derecede tezat oluşturuyor. Kant’ın şaşmaz günlük planları, düzenli yaşamı, oturaklı karakteri, Rousseau’nun yalnızca ana odaklanıp hayatı boyunca yer ve meslek değiştirişi, heyecanlı ve tutkulu yaşamı, zamansız, plansız ve dağınık çalışışıyla karşı karşıya geliyor. Ernst Cassirer, “Kant, Rousseau, Goethe”sinde bu durumu şöyle açıklıyor: “Kant’ta kural, ‘yöntem’, yaşam ve ruh veren ilkeyi oluşturur ve yavaş yavaş öyle bir güç haline gelir ki, bütün zenginliği ve çok yönlülüğüyle yaşamı kendi hizmetine koşmakla kalmaz, bir somut zenginliği adeta yok eder. Rousseau’ya gelince, yaşamını herhangi bir kurala tabi tutmak ve planlı bir biçimde şekillendirmek için nafile bir çaba içindedir; sürekli en aşırı uçlar arasında gidip gelir ve sonunda birbirine zıt itilimler içerisinde yaşamı elden kaçırır.”.

Cassirer gibi ben de düşünmeden edemedim. Böylesi zıt kişilikleri birbirine düşünsel olarak bağlayan ne olabilir? Üstelik sadece kişilikleri değil, edebi üslupları da birbirinden bir hayli farklı. Rousseau’nun son eserlerine kadar gözlemlenen heyecanı ve coşkusu, Kant’ın sakin, açık ve duru anlatımıyla zıtlık oluşturuyor. Fichte’nin filozofun yaşam tarzının felsefesini etkilediği, kişinin buna göre bir felsefe benimsediği teorisi kabul edildiğinde böyle bir durumu açıklığa kavuşturmak pek kolay olmuyor ama Kant’ın, Rousseau ile arasında dışarıdan birer gözlemci olan bizlerin sezebildiği kadar net bir kişilik farkı sezmemiş olabileceği de pekala ihtimal dahilinde. Rousseau’nun öğretisinin çekiciliği, Kant için kişilik ve yaşam tarzı ile ilgili farklılıkları arka plana atmış olmalı. Fakat Kant’ın, Rousseau’nun düşüncesine duyduğu bu ilgi, Fichte’nin sözünün evrensel bir doğruluk taşımadığının kanıtı da olabilir tabii.

Kant ve Rousseau’yu birbirine bağlayan en temel ve en basit unsur, şüphesiz ikisinin de birer cumhuriyetçi olması. Kantçı Ahlak Teorisi’nde de Rousseau’nun “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynakları Üzerine Konuşma” adlı eserinin büyük bir etkisi var. Zaten bir filozofun bir başka filozof üzerine yaptığı etkinin onun düşüncelerine yansımamış olduğunu iddia etmek anlamsız oluR. Ayrıca Kant’ın, Rousseau’nun Emile’ini okuduğunda şaşmaz sabah yürüyüşlerini kısa süreliğine boşladığını bildiğimize göre, Rousseau’nun Emile’de kullandığı beş temel ilkenin (doğacılık,
deneyimlemenin önemi, hümanizm, ölçülülük ve otonomi) Kant’ın Über Pedagogik’inde de yer aldığını gözlemleyebiliriz.

Aydınlanma Çağı’nda yaşayan bir filozofa edilebilecek en büyük övgülerden birini Kant, Rousseau’ya armağan etti: Onun ahlak dünyasının Newton’u olduğunu söyledi. Ayrıntıları Luc Ferry’nin konu hakkında söylediklerinden öğrenelim: “(…) bununla, Newton’un yeni fizik için önemi neyse, Rousseau’nun da insanın özgürlüğüyle ilgili fikirlerinden ötürü modern etik için aynı öneme sahip olduğunu kast ediyordu: Kozmos ve kutsallığa dayanan eski ilkeleri kendisi olmasa asla aşamayacağımız bir öncü, bir kurucu baba… İnsanın hayvandan farklılaşma ilkesini, benzersiz bir incelikle, kökeninde tespit eden Rousseau, nihayet insanda, yeni bir ahlak ve dünya görüşünün üzerinde temelleneceği mihenk taşını ortaya çıkarmayı başarmıştı.”

Bu gibi nedenlerin hepsinin öyle ya da böyle bu düşünsel bağa etkisinin bulunduğunu söyleyebiliriz, fakat bence bu bağın en büyük kaynağı ikisinin de tek bir amaç uğruna, hukuk ideali uğruna savaşması. Kant, hukuka zarar verilir ya da kökten yok edilirse insanın yaşamının bir anlamı kalmayacağını söyler. Rousseau da insanın hukuku korumak yerine baskının ve adaletsizliğinin aleti olduğunu öğrendiğinde, eserleriyle toplum insanlığından doğa insanlığına dönüşü inşa etmeye çalışır. Yukarıdaki üslup farkı kısmında kabaca söz ettiğim gibi, bu savaşımı çok farklı biçimlerde verdiler. Rousseau bunu engin bir coşku ve tutku ile yaptı. Böyle bir ideal için ağırbaşlılıkla oturup düşünülmesi gerektiğine inanmıyordu. Kant ise karakterinin bir yansıması olarak açık seçik bir dil ile, Rousseau’nun düşüncesini sistematik biçimde sağlam temellere oturtarak hareket etti. O, diğer pek çok düşünürün aksine Rousseau’nun hukuk idealinin gerçekleşebilmesi için yapılması gerekenden kastının doğaya geri dönmek değil, ona geri dönüp bakarak, hatalardan ders alıp yeni bir hukuk sistemi yaratmak olduğunu anlayabilmişti. İkisi arasındaki bağın ana kaynağı, her tür farklılığa ve tezatlığa rağmen düşüncelerin ve inançların derinliklerinde yatan bu benzerlik, hatta yoldaşlık olduğunu çıkarabiliriz. Asıl önemli olan da bu değil mi zaten?

Kaynakça:

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here