Dünyayı ve bir bütün olarak amaç kavramını betimlemeye çalışan hevesli analizciler için Franz Kafka ve eserleri denizin en dibindeki inci tanesi gibidir. Herkes onun hakkında bir şeyler bilir, söylenceler yazar ve asıl olana ulaşmaya çalışır. Cevaplar orada durur ama denizin dibine boğulmadan dalınsa bile, istiridye sıkı sıkıya kapalıdır.

Varolmanın ağırlığını sırtlanmaya cesaret edenlerin sayısı bir hayli olsa da, ağırlığın altında ezilmeden, Kafkaesk’in çelmesine takılmadan içinde bulundukları dünyayı anlamak isteyenler dev bir labirentin içinde başladıkları yere geri döner. Bu şekilde varlığını bir hataya veya hiçliğe bağlamak bu zihinler için kaçınılmazdır. Kafkaesk de bir nevi sonsuz bir sorgulayışla birlikte zamanla gerçekliğin içinden kopma, kendine yeni, küçük ve umutsuz bir üçgen yaratma durumudur.

Georg Lukács’a göre Kafka’nın en büyük tehlikesi, yazılarıyla çaresizlik ve umutsuzluk duygularını topluma empoze etmesi ve böylece toplumun ilerlemesine engel olmasıdır. Bertolt Brecht ise yaptığı bir konuşmada Kafka’nın “bir türlü kâbustan uyanamadığını” söyler.

Kafkaesk sözlük bilgisi olarak tehdit edici ya da korkutucu anlamlarına gelir. Geniş anlamda baktığımızda ise Kafka ile bütünleşmiş olan bütün kavramları bu tanımın içine alabiliriz. Umutsuzluk, yalnızlık, çaresizlik, korku, kuşku, suç, şüphe… Fakat hepsinden önce Kafkaesk bir ”belki”dir, ”olabilir”dir. Ucu görünmeyen bir yolun karanlığıdır. Yürüdükçe çıkışa yaklaştığını düşündürten bir çıkmaz, bir illüzyon…

Bir ütopya taslağıyla çıkılan bu uzun felsefe serüveni, iki tehlikeli kavram olan korku ve umutla harmanlanır, ayları ve yılları avucunun içinde kırar fakat görecelilikten başka hiçbir sonuca varmaz. Düşünülen ve eyleme geçirilen her şey, bürokrasinin gizli baskısı ve sessizlik, hepsi insanı gerçeklikten uzaklaşmaya iter. Son olarak da bu tanımlayamama, bu iki duvarın arasına sıkışmışlık ”Kafkaesque” olarak karşımıza çıkar.

Uzun ve düşünülmüş cümlelerin, sabahlanan gecelerin, aklaşan saçların ve öne eğik omuzların sonucunda çaresiz bir dürtüyle bildiklerini kelimelerle oynayarak akseden Kafka, okuyucularını çoktan küçük karanlık odasına kilitlemişti. Kağıt ve kalemden başka çözümü olmadığı için önce umuttan, sonra arayıştan, en son da adından vazgeçti. ”Benim hiçbir şeyim yok, adım bile yok… Onu bile sana verdim.” diyordu bir mektubunda. Hayatının sonuna kadar da, ”K” olarak kaldı.

Kafkaesk bir böceklik duygusunu yaşadığım bu an ne ilktir ne de son olacaktır. Hazin olan ise sahip olduğum bir adet dev böcek yerine binlerce minik böceği kreşe vermekten başka çarem bulunmadığı için vicdan azabı çekmemdir. Eğer, bir zamanların gönülleri fetheden çizgi filmi Voltran’ın orjinal kopyalarını bulabilirsem, böcekleri birleştirme yolunda benim için küçük olsa da insanlık için büyük bir adım atabileceğim. -Joseph K.

Kafkaesk akım, Franz Kafka’nın bünyesinden var olsa da edebiyatta bir çok temsilcisi bulunmaktadır. İngiliz yazar Anna Kavan en ünlü Kafkaesque yazar olarak bilinir. Türk edebiyatında ise Hasan Ali Toptaş bu akıma örnek gösterilir.

Okumayı ilgi çekici bir video ile taçlandırmak isteyenler için…