Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
73

“Ve Rahel Yakup’a çocuk doğuramayınca, ablasını kıskanmaya başladı. Yakup’a, “Bana çocuk ver, yoksa öleceğim” dedi. Yakup Rahel’e öfkelendi. “Çocuk sahibi olmanı Tanrı engelliyor. Ben Tanrı değilim ki!” diye karşılık verdi. Rahel, “İşte cariyem Bilha” dedi, “onunla yat, benim için çocuk doğursun, ben de aile kurayım.”

Tekvin, 30: 1-3

The Handmaid’s Tale sezonu neredeyse ortalarken 6. bölümüyle bizi çok eski bir anlatıyla tanıştırıyor. Bu anlatı aslında Damızlık Kızın Öyküsü kitabının da temelini oluşturan ve doğrudan Margaret Atwood tarafından da referans olarak gösterilen bir İbrani İncili meseli. Gilead‘ın dini kökenlerini aldığı kaynağa benzer şekilde hem Hristiyanlar hem de Yahudiler tarafından kutsal kabul edilen bu hikâye aslında basitçe tarihsel olarak ilk kez damızlık kavramından bahseden metin olma özelliğine sahip. En kısa özetiyle anlatı Yahudi Patrik’i meşhur Yakup‘un eş zamanlı eşleri olan kızkardeşler Rahel ve Leah arasındaki doğurganlık çekişmesini anlatıyor. Bu fazlasıyla karışık ve yoğun derecede ensest içeren hikâyenin bizim için içerdiği anlam ise The Handmaid’s Tale’i oluşturan temel taşlara getirdiği metaforik referans. Eşine aşık olan fakat ona çocuk veremeyen Rahel, Serena‘yı; doğurgan olan kızkardeş Leah ya da Rahel’in damızlığı Bilya ise Offred‘i temsil ederken aslında Rahel’e aşık olan Yakup ise Komutan Waterford‘un eşleniği konumna yerleşiyor. Ancak metaforik silsile bunlarla da sınırlı değil.

Bölümün açılışında Komutan Waterford’u, damızlıkları eğitmek/yetiştirmek için hazırladığı yeni projesi Rachel&Leah Center‘da görerek Gilead’da bu dini temelli anlatının temsilinde kızkardeşliğin bir kan değil cinsiyet bağına denk geldiğini anlıyoruz. Lydia Teyze‘nin Serena ve Offred’i “inatçı” olarak betimlemesi de bu bölümün bu iki kadına odaklanacağını bir kez daha işaret ediyor.

6. Bölüm “First Blood”, geçtiğimiz sezonda birkaç kırıntıyla idare etmek zorunda kaldığımız Serena Joy’un arka plan hikâyesine yeni geçitler vaad ediyor. Geçmişteki Serena’nin eğitimli, evli, orta sınıf ve beyaz yakalı bir kadın olduğunu izlerken bu yapılanmanın Offred’in geçmişine, June’a, ne kadar benzediğini bir kez daha anlıyoruz. Bu Rahel&Leah arketiplemesi tezimizi bir kez daha sağlamlaştırırken ikisi de tutkulu ve kararlı kadınlar olsa da savundukları ve inandıklarının oldukça farklı olduğunu görüyoruz. Flashback sekanslarda Serena’yı bir üniversitede konuşma yapmak için hazırlanırken izlediğimiz, bağımsız ve söz sahibi bir kadının kendi mezarını kazdığı bu anlar adım adım Gilead’a yaklaşırken yaşanılan atmosferi çok iyi yansıtıyor. Konuşma mekanını dolduran öğrenciler tarafından yoğun protestolarla konuşmasına engel olunan, protestocular tarafından “Nazi sürtüğü” olarak nitelendirilen Serena’nın, Komutan Waterford’un desteği ile bir kez daha şansını denemesiyle kendine güveninin sarsılmaz şekilde tazelenmesine şahit oluyoruz. Etrafındaki öğrencileri akademik fanuslarda toplumun sorunlarından uzak olarak değerlendirmekle başlayan süreç onları terörist olarak nitelendirdiği ana kadar gelişirken dünyanın neresinde olursa olsun diktatöryen anlayışa sahip zihinlerin benzer şekillerde işlediğini bir kez daha anlıyoruz.

Bölüm boyu hem flashback’le hem de güncel hikâye akışında yaptıklarıyla Serena’nın dizinin en dengesiz ve anlaşılmaz karakteri olarak bir kez daha zihinlerimize yerleştiriyoruz. Kendi sözleriyle dünyayı değiştirme gücünü “Tüm kadınlar, biyolojik kaderlerinize boyun eğin!” demekte kullanan Serena, bir başka kadının karnındaki çocuğu sahiplenirken önce pişman gibi davranıp ardından Offred’in isteklerini dinledikçe yegane söz sahibi olduğu alan olarak kalan evinde, diktatörlüğünü ve acımasızlığını ilan etmekten geri durmuyor.

Serena’yı ve gelgitlerini bir kenara bırakıp bir adım geriden baktığımızda ise Offred’in “yeniden June” olduğunu fark ediyoruz. Geçtiğimiz bölümün sonunda parlayan umut ışığına tutunup benliğine yeniden kavuşan Offred bir yandan Serena’nın sağı solu belli olmayan ruh halleriyle baş ederken bir yandan da kendine minik zafer alanları yaratıyor ve o eski asi haline adım adım geri dönüyor. İlk sezondan bu yana görmediğimiz bir Offred-Komutan Waterford sahnesinde ise oyuna yeniden döndüğünü bir kez daha gösteriyor. Son tahlilde karşımızda, bir Gilead replikası olan Waterford evinde işleyişin tekerine çomak sokmaya kararlı bir Offred duruyor. Bu başkaldırılarına eşliken Nick‘le ve Nick’in atanan eşi&çocuk gelini Eden‘le devam eden diyaloglarında da an be an güçlendiğini hissediyoruz. Tüm bu sahnelerde Elisabeth Moss‘un muhteşem oyunculuğunun da en az senaryo kadar etkili olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

6. bölüm boyu Serena ve June üzerinden Rahel ve Leah arketiplemesi izleyip aslında bu iki kadının temelde ne kadar da benzer hayatlardan gelen “kız kardeşler” olduklarını fark etsek de bölüm sonunun bize vaad ettiği bambaşka bir kıvrılma var. Tam olarak anlamlandıramadığımız bir Komutan Pryce-Nick diyalogunu takiben gerçekleşen yeni merkezin açılışında belki de Gilead’ı topyekûn değiştirecek bir Mayday eylemine şahit oluyoruz. Dili kesilen damızlık Ofglen’in bir intihar bombacısına dönüştüğü bu anlar bizi dev bir merak çukuruna gömüyor. Ve o an anlıyoruz: Gilead’da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Yeniden görüşünceye dek, Tanrı meyvenizi kutsasın!

***Önceki bölümlerin ayrıntılı incelemelerine ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli!***

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
73

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here