Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
4251

”…Filozofların pek azı, kendilerini kadınlar hakkında atıp tutmaktan alıkoyabilmiştir.”
-Prof. Dr. Fatmagül Bertkay

Felsefe, yeni dikilmiş bir fidana benzer. Dikildiği andan itibaren, kişinin aklına sorular düşürmeye başlar. Sorular arttıkça bir ağaç olarak büyür ve yeni dallar oluşturur. Sonu olmayan bir sorgulamadır. Karl Jaspers’ın da dediği gibi yolda olmaktır. Zihinde düşünülen her şey, ona açılan bir kapıdır. Kişi, ne giyeceğini düşündüğü anlarda bile felsefenin içindedir. Hayata karşı alınan tavır, insanlara karşı olan tutum, kişinin benimsediği veya oluşturduğu bir dizi felsefeden ibarettir.

Felsefe denince akla genellikle: Freud, Hegel, Descartes, Kant, Nietzsche gibi isimler gelir. Fakat hiç düşündünüz mü, neden öne çıkan isimlerin arasında bir kadın filozof yok? Tarih boyunca sorgulayan ve düşünen bir kadın olmadı mı? Ya da bir kadın, hiçbir zaman bir erkek kadar derin düşünemez mi? Sanılanın aksine, erkeklere göre azınlıkta olsa bile düşünceleriyle insanlığa yön vermiş birçok kadın filozof var. Hatta bunlardan bazıları, çokça andığımız ve saygı duyduğumuz filozofların hocası. Peki, nedir onların sesini bu kadar kısık yapan?

“Filozoflar, şimdiye kadar dünyayı sadece erkeklere göre yorumladılar. Fakat onun insanlık bakımından değiştirilebilmesi, kadınca da yorumlanmasını gerektirir.”Irmtraud Morgner

En çok tanınan kadın filozoflara: Ayn Rand, Simone de Beavoir, Hildegard von Bingen ve Rosa Lüksenburg örnek olarak gösterilebilir. Antik Çağ’da yaşamış olan kadın filozofların felsefe okulları açtığı biliniyordu. Hatta bu çağdaki filozoflardan Miletli Aspasia ve Mantineal Diotima, Sokrates’in hocalarındandı. Fakat kadın ve felsefenin bu sıkı bağı, Orta Çağ’ın başlamasıyla ne yazık ki zayıflamaya başladı.

Orta Çağ dediğimiz zaman dilimi, kadınlara yapılan baskının yüksek düzeyde olduğu bir zamandı. Bu dönemde tamamen kilise egemen alınmış, sonrasında da erkek egemen toplumların kadın üzerindeki devamlı hegemonyası başlamıştı. Antik Çağ’ın aksine bilim ve felsefe ile uğraşan kadınlar cadı olarak adlandırılıyordu. Dolayısıyla kadın, felsefe dışındaki alanlarda dahi sesini geniş çapta duyurabilecek imkanlara sahip değildi. Duyurabilen de cadı olarak yaftalanıyor, çağın kültürel hayatına katılamıyordu. Buna rağmen bu dönemde Hildegard von Bingen ve Mechthild von Magdeburg gibi kadın filozoflar bulunuyordu. Rönesans ve Aydınlanma Çağı ile kadını bir fanusa koyan fikirler biraz olsun yumuşadı. Aynı zamanda Olympe de Gauges’ın ”Kadının idam sehpasına çıkma hakkı var; aynı şekilde bir konuşma kürsüsüne çıkma hakkı da verilmeli ona.” söylemi ile feminizmin de temeli atılmış oldu.

Kadınların, felsefede bu denli ikinci planda kalmasının sebeplerinden biri de, bazı filozofların kadınlar üzerine olan hor görücü ve küçük düşürücü görüşleriydi.

Nietzche’nin kadınlar hakkındaki görüşüne bakalım:

”Bir kadınla birlikte olmaya mı gidiyorsun? Kamçını unutma. Belki daha nazlı, daha ince yaratıklar olarak zevk alırız kadınlardan. Zihinleri sadece; dans, saçmalık, ıvır zıvır ve süslenip püslenme düşüncesiyle dolu yaratıklarla karşılaşmak ne biçim iş! Kadınlar, er kişilerce baskı altında tutuldukları sürece, anılan çekiciliklere sahiplerse de bağımsızlıklarını kazanır kazanmaz çekilmez olurlar. Utanmak için çok şey vardır kadında; Ukalalık, yüzeysellik, öğretici havası, küçük hesaplar, frensizlik, şimdiye değin erkek korkusunun egemenliğinde kalmış, çok iyi baskı altında tutulmuş boşboğazlık.”

Aristo’ya göre ise kadınların akıl yeteneği yoktur ve onlar ruhsuz yaratıklardır.

”Kadınlar, doğaları gereği eksik yaratıklardır. Daha soğukkanlı ve daha az dişilerdir. Üstelik ömürleri de daha kısadır. Doğanın bir garabeti, evcilleştirilmiş bir hayvandan biraz daha iyi durumda olan yaratıklarıdır.”

Nietzsche’nin, kadınların küçük hesaplar peşinde olduklarını ve boşboğazlıklarına sadece erkek korkusunun engel olduğunu dile getirmesi, aynı zamanda kadınların felsefenin büsbütün içinde olmasına rağmen neden sahneye çıkamadığını tek cümleyle açıklıyor. Bahsedilen küçük hesapların bütün kadınlarda bulunduğunu varsaymış olsak bile, bu hesapların tek bir konuya sıkıştırılamayacağı aşikardır. Yani küçük hesapları ve yüzeyselliği, tek bir tanım torbasının içine koymak kendi içinde bir tezatlık barındırır. Aynı şekilde Aristo’nun ölümü sırasında eşini, kahyasına emanet etmesi ve vasiyetinde ”Tekrar evlenmek isterse, değersiz birine verilsin.” ifadelerini kullanması, aslında erkeğin benliğindeki bastırılmış kompleks ve toplumla aşılanan üstünlük güdüsünün çarpışmasının göstergesidir.

”Asıl kötü olan; kendini tanımlanmış, çerçevelenmiş, olup bitmiş olarak bulmak, gelip geçici anların birbirine eklenmesiyle etrafınızda sizi kapana kıstıran bir kabuğun oluşması.” -Simone de Beauvoir

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
4251

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here