Günümüzde kadın ve erkeğin birbirini anlaması hala bile bir tartışma konusu iken 19. yüzyılda bu ikili ilişkiye farklı bakış açıları getiren yazarların başında gelen Jane Austen, eserlerindeki küçük dokundurmalar ve betimlemelerle aslında kadın ruhunun derinliklerine inmiş, kadın tutkusunu ve kimliğini en cesur hikayeleri ile dile getirmiştir.

Gurur ve Önyargı 

Elizabeth Bennett dışında başka bir karakter ile başlasaydık, en büyük haksızlıklardan birisini yapmış olurduk muhtemelen. Elizabeth, Jane Austen’ın en tipik kadın karakterlerinden birisidir ve günümüzde bir çok güncel romana da rol model olmuştur. Bunlardan en önemlisi Bridget Jones’tur. Aslında dikkat ettiğinizde Bridget Jones yer yer Elizabeth Bennett ile inanılmaz benzerlik içerisindedir. Mark Darcy konusuna girmiyorum bile, iki romanda da karakterlerin isimleri bile aynı iken beyaz perdede canlandıran oyuncuları dahi aynı.

Elizabeth, neredeyse okumaktan başka hiçbir şey yapmayan, insanların kibirleri ve gururları ile dalga geçen, hatta onlara üstten bakan bir karakterdir. Kalabalık bir ailenin bireyidir ve kendi cinsine ağır eleştirilerde bulunan modern görüşlü genç bir kızdır. Maddi durumu çok iyi olan bir aileden gelmediği halde sosyete içerisine yeri olan ve isimleri olan bir ailenin ikinci büyük kızıdır. Karşısındaki adam ise kitapta anlatılan Elizabeth’in tam tersi kibirli, zengin, kendini beğenmiş, züppe ve ukala bir karakterdir. Kitap bu iki karakteri birbirinden oldukça zıt tanıtsa da bize, hikaye içerisindeki ters köşeler aslında bu iki karakterin birbirine ne kadar benzediğini anlatmak ister bize.

Elizabeth, alçak gönüllü ve mütevazı yapısının altında büyük bir kibire sahip olan ve hatta bu kibiri sebebi ile önyargılarını kıramayan bir karaktere sahiptir. Öyle ki karşısındaki adamı tamamiyle dış görünüşü ve duruşu ile değerlendirmiş, ötesini görmek istememiştir. Bir diğer yandan ise samimi ve çekici bulduğu adamın tamamiyle kofti bir yalancı olduğunu fark etmesi epey zamanına ve kaybına neden olur.

Hikayelerindeki imzası ters köşe olan Jane Austen, bu anlatının sonunda aslında bu iki zıt olduğunu düşündüğümüz karakterin birbirine ne kadar benzediğini, uyumunu ve aitliği okuyucuya aşılarken, paranın, statünün ya da karakterin değil önyargı ve gururumuzun bizi birbirimizden ayırdığını vurgulamaktadır.

Filmi ve hikayeyi daha önceden bilenler için Gurur ve Önyargı’nın bu sahnesini paylaşmadan geçemeyeceğim.

Emma

Okurken yer yer sinirlendiren ama aslında yine kendi hemcinsini içten içe eleştiren bir Jane Austen hikayesine eşlik ediyoruz Emma’da. Başka işi gücü yokmuş gibi tek derdi çevresindeki insanları baş göz etmeyi kendine görev bilen Emma, yine kitap sonunda bir Jane Austen ters köşesi ile gerçekleri görüyor. Henüz daha kendi duygularından emin olamayan, kendini tanımayan kadın karakterin burnunun ucundaki duyguları ve duygularını görmeksizin başkalarına merhem olması yine hemcinslerimizin aslında haddi olmayan noktalara değindiğinin de altını çizmekte. 19. yy döneminde ailelerin ve kadınların en büyük problemleri, endişeleri çocuklarını avantajlı ve geleceği açık bir evlilikle bağlamak olduğu için de Jane Austen haklı olarak bu dönemin kadınlarına yönelik karakterler ve hikayeler betimlemiş. Hikayeyi her ne kadar kadın gözünden anlatsa da aslında altında yatan ağır öz eleştirileri de görmezden gelmemek gerek. Zira Emma, aklı beş karış havada, tek derdi eğlenceli vakit geçirmek olan hali vakti yerinde dertsiz tasasız bir kadını tanımlamakta. Sonrasında başına açtığı beladan da payına düşeni almakta.

Akıl ve Mantık

İki kadın karakteri okuyucularının sunumuna açan Jane Austen, aynı anda bize iki farklı pencereden bakış açısı sunuyor. Elenor ve Marianne bize kitabın ismi sunuyor tam olarak. Kitabın orijinal ismi Sense and Sensibility iken bir çevirme azizliğine uğrayan başka kitaplardan birisi kendisi. Tıpkı Gurur ve Önyargı kitabını yıllarca Aşk ve Gurur olarak bilmemiz gibi. Sense and Sensibility’i ise Türkçeye tam olarak çevirdiğimizde Mantık ve Hassasiyet oluyor. Belki de bir kitap için çok fazla albenisi olmadığı için başka bir isim seçmişlerdir ama Akıl ve Mantık isminin de Mantık ve Hassasiyetten daha ilgi çekici olduğunu düşünmüyorum.

Burada mantığı Elenor, hassasiyeti ise Marianne ifade etmektedir. Elenor her zaman mantıklı, bir sonraki adımı düşünen, içinde bulunduğu koşullar sebebi ile duygularını dizginleyen ve çoğunlukla şartların getirdiği duruma göre hareket eden bir karakterdir. Ailesindeki bütün fertleri kendisinden önce düşünür. Aşık olduğu adama bile hiçbir şekilde duygusunu ya da düşüncesini belli etmez, tamamiyle içinde yaşar.

Marianne ise tam tersi, yaşının verdiği hayalperest romantiklik ile içinden nasıl geliyor öyle yaşar. Ne duygusunu ne de dilindeki düşüncesini saklayan bir kadındır. Cesaret ve romantizmi sonuna kadar ateşli bir şekilde savunan karakterlerin başında gelir dersek çok da yanlış olmaz.

Bu iki karakter seçimleri ve duygularını yaşayış şekillerini okurlara yansıttıktan sonra aslında ikisinin de doğru seçim olmadığını, iki kız kardeşin de yaşadıkları hayal kırıklıkları ve akabinde düşüncelerinin nasıl tersine döndüğünü gözlemleme şansına erişiyoruz. Ketumluk da olsa, duyguları sınırda yaşamak da olsa aşk aşktır. Hiçbir şeyin aşırısına gelmeyen bir narinliğe sahiptir, özellikle de kadın ruhunun gelgitli tutumunda.

Kadın da olsanız, erkek de olasınız hem kendimizi hem de karşı cinsi tanımanız için Jane Austen muhteşem bir rehberdir. Kendisinin sürekli tutkulu ana karakterler üzerinden gidip, sağ gösterip sol vuran erkek karakterleri yazmasının sebebi ise çok farklı bir konu olup biraz da hüzün barındırmaktadır. Bunu da bir sonraki yazıya saklayalım.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here