Kabil’in Gizli Kızları bir araştırmanın öyküsü. İsveçli gazeteci Jenny Nordberg’in, New York Times için 2010-2011 yılları arasında Afganistan’da gördüklerini kaleme aldığı bir kitap.

“Afganistan ham bir ataerkillik hikayesidir. Dolayısıyla aynı zamanda kadın ve erkek atalarımızın sürdürdüğü yaşamlardan unsurlar taşıyan Batı tarihinin de bir hikayesidir.”


“Bu dünyada her şey olmak isterdim
Ama kadın olmak değil

Bir papağan olabilirdim
Dişi bir koyun
Geyik ya da
Ağaçta yaşayan bir serçe

Ama Afgan kadını değil.”

Bu kitapla Afganistan’a gidiyoruz. Saklı kalmış, bilinmeyen veyahut bilinip de buna rağmen  bahsedilmeyen devasa bir kültürün kapılarını aralamaya.
Afganistan’da birçok kültürde de hakim olan erkek çocuğu ve onun değeri üzerine yaygın bir inanış var. Erkek çocuk ailenin değerini ve statüsünü arttırır, bereket ve bolluk getirir, gurur kaynağı olur. Bu inanışlar toplumda erkek çocuğu sahibi olamayan aileler üzerinde de inanılmaz bir baskıya sebep oluyor. Aile, itibarını kurtarmak adına akıl almaz bir yola başvuruyor:  kız çocuklarını erkek kılığına sokup bir erkek gibi büyütmek. Kitapta da bahsedildiği gibi, “Ayrışma, yaratıcılığa yol açar.” 

“Bacha posh”

Kitap bir gerçeği anlatıyor. Yaşanmışları yaşayanların ağzından aktarıyor.
Kitapta ‘bacha posh’ olarak çocukluğunu geçirmiş birçok kadından söz ediliyor; Mehran, Zehra, Şükriye, Nader, Şahed, Sitare…
Ailelerinin “utancını” bir nebze de olsa telafi etmek için erkek kılığında büyütülmüş kadınlar. Sadece bu da değil, garip bir inanış daha var. Eğer aile bir kız çocuğunu, oğlan çocuğu kılığına sokarsa bir sonraki çocuğun gerçekten oğlan olacağına inanıyor. “Bak, inan ve gerçek olsun.”

Bacha poshlar ve hikayeleri bir noktada da aslında dalga geçiyor ataerkillikle. “İşte bu erkeklik ve erkek çocuğuna biçtiğiniz manasız değer bir saç ve kılık kıyafetle çözülebiliyor.” diyor.

Bu kız çocukları diğer kız kardeşleri gibi değil, bir erkek çocuğu gibi göründükleri için olabildiğince hür yetişiyor. Zamanı geldiğinde – aileden aileye değişmekle beraber, ergenlik dönemine giriş veya evlilik yaşının gelmesi- hayatına bir kadın olarak devam ediyorlar. Kimisi için adapte olması daha kolayken, kimisi ömrü boyunca bunu kabul edemiyor. “Hadi, bugün artık bir kadınsın” denmesi ve eve hapsedilmesi onlar için büyük bir buhrana sebebiyet veriyor.

“Izdırabım daha ne kadar sürecek?
Dünya beni ne zaman azat edecek?
Adaletin evi nerede?
Kaderimi kim yazdı?
Söyle ona
Söyle ona
Söyle ona

Dünyada her şey olmak isterdim
Ama kadın olmak değil
Afgan kadını değil.”

İşte bu hikayeler yer alıyor kitapta. Yaşadıkları, ailelerin gerekçesi, bir bacha posh iken bugün evlenmiş ve anne olmuş o kadınların yaşayışları ya da evlenmeyi ve bir kadın olarak yaşamayı reddedip hala erkek kılığında hayatını sürdürenler. Tüm bunların şu anki hayatlarına getirileri olan tüm zorluklar.

Kitap, topluma ve toplumun geri kalmışlığına ayna tutuyor. Yazar, tesadüf eseri, erkek olarak giydirilmiş bir çocuk olan Mehran ile karşılaşıyor. Annesi Azita bir milletvekili. Toplum içinde, erkek çocuğu olmadan yeterince saygınlık kazanamıyor ve çareyi bunda buluyor. Yazar, bunun üzerine Mehran’ın peşine düşüyor ve diğer kadınları da bu şekilde tanıyor. Aslında bu durumun ne kadar yaygın olduğunu görüyor böylece. İç ezici bir hikaye olarak anlatılmıyor bu hikayeler. Kitap gerçek bir araştırma kitabı, tane tane, olan biteni ve Afganistan’ın bu geleneğini gözler önüne seriyor. Afganların hayatlarının içine, kısıtlanmış özgürlüklerine, cinsiyetlerin derinden ayrıştırılmasına, Afgan siyasi tarihinden kesitlere de yer veriliyor.

Bambaşka bir dünyaya, yer yer tanıdık olgulara, hiç duymadığımız hikayelere, bazen şaşırtan bazen üzen bazense cesaretle dolduran cümlelere tanık olduğumuz bir kitap bu. Canlı bir kitap. Bu hikayeler bir yerlerde yaşıyor.

“O halde ödün ve direniş, trajedi ve umut hikayeleri aynı anda var olabilir mi?”