İngiliz filozof John Locke, 18. yüzyıl felsefesinde özgürlük kavramı üzerine en büyük etkiye sahip olup, Avrupa’daki aydınlanmanın gerçek kurucusu olarak kabul edilir. Bireyin özgürlüğünü en üst düzeyde savunur ve bilimde, dinde, kültürde, devlet ve eğitim alanlarında gelenek ve otoritenin olumsuz ve katı etkisinden kurtulmanın gerekliliğini ileri sürerek özgürlüğün sınırını belirler.

O, özgürlük hakkındaki söylemlerini doğal haklar teorisiyle açıklar. Doğal yaşam sürecinde olan insanların tam anlamıyla özgürlük ve eşitlikle şekillendirildiği, bununla beraber mülkiyet hakkının da yasama, yürütme, yargı güçleri içerisinde korunmasına yönelik girişimleri olduğu gerçeği ortaya çıkmalıdır. Hem insan hakları hem de güçler ayrılığı fikrine çok büyük katkıda bulunan Locke, doğa(l) durumunda insanın en temel hakları olarak yaşama, özgürlük ve mülkiyet hakkını savunmuştur ve bunların en önemlisini mülkiyet hakkı olarak görmüştür çünkü onun içinde hem yaşama hem de özgürlük vardır. Ona göre, eğer mülkiyet edinmemizin önünde bir engel varsa, özgürce yaşıyor sayılmayız bu nedenle bu engeli ortadan kaldırmalı ya da en az seviyeye, güçsüz bir konuma getirmeliyiz, yine onun düşüncesine göre mülkiyet hakkının önündeki en büyük engel de devlettir aslında. Böylece devlet kavramı sınırlandırılmalıdır, bu oluşum sadece bizim güvenliğimizi sağlamalı, başka bir şeye karışmamalıdır diye düşünür. Başka bir deyişle, herkes mülkiyet edinmeye, kendi alanlarını oluşturmaya başladığı zaman, insanların mülklerini oluşturduğu alanlar birbirleriyle çakışmaya başladığı zaman ortaya çıkacak kaos ortamı ancak devletle önlenebilir ama devlet de bizim özgürlüğümüzü elimizden almamalı bize sadece güvenlik sağlamalı diye düşünerek, yasama, yürütme, yargıyı ayırma fikri olan güçler ayrılığı ilkesine başvurmuştur.  Bu fikir hem devletin çok güçlü hale gelmesini yani diktatör olmasını engelleyecek hem de daha düzenli bir ortam oluşturacaktır.

Özel mülkiyet kavramı, Locke için devlet-doğa(l) durumu açıklamasıyla oluşmuştur. Yani, en başta insanların barınmak ya da beslenmek için hiçbir şeye ihtiyacı yoktur aslında çünkü zaten doğa bunu insana sunar, her şey doğanın kendisinde doğal olarak vardır zaten bu süre zarfında herkes çok mutludur ona göre (mutluluk Locke için bu şekilde sağlanır) ama bir süre sonra nüfus artınca, yaptıkları avcılık da, kaldıkları yerler de onlara yetmez ve insanlar artık işlerini ticarete dökmeye başlarlar, doğa artık onlar için yetersiz gelmeye başlar ve böylece yerleşik hayata geçilir. Bu geçiş sonucu ortaya özel mülkiyet kavramı çıkar. Daha sonrasında ise, devlet ortaya çıkmalıdır ki, mülkiyet için anlaşmazlıklar çıktığında, tarafları koruyabilecek, onların güvenliğini sağlayabilecek bir araç oluşsun. Kısacası, bireylerin sahip olduğu haklar beraberinde uyulması gereken kuralları getirir, kurallara uyanlar ve uymayanlar arasındaki dengeyi sağlamak için de bir sistem olması gerekir.

Locke’un devleti doğa durumunu ortadan kaldırmak için kurulan bir yapı değil, aksine devlet doğa durumunu korumak için kurulan bir yapıdır. Onun felsefesindeki güçler ayrılığı fikri sayesinde, totalitarizmden kurtarılmak istenen bir devlet vardır. Yani, devlet monarşist bir yapıdan ziyade, sahip olduğu gücü paylaşıp yönetilen bir yapıdadır. Bu yapı insanların özgürlüğüne karışmamalı, gerekli yerlerde gerekli işlemi uygulamalıdır. Liberalizmin kurucusu olarak nitelendirilen John Locke, bireyin dışarıdan gelen bir baskı altında kalmadan istediği şekilde davranabilmesini ifade ettiğinden “negatif özgürlük” kavramını gerçek özgürlük olarak görmüştür. Pozitif özgürlük, bir şeye (devlet, vergi, yasaklar) özgürlüktür, yani toplumu oluşturan bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin devlet eli ile güvence altına alınacağı savunan ve otoritelere bu şekilde bir düşünüş ile olumlu bir yükümlülük getiren aslında engellerden oluşan bir kavramdır. Negatif özgürlüğün temel ilkesi ise bir şeyden (otorite, baskı, müdahale) özgürlüktür. Liberalizm, kendine müdahale edecek bir güç olursa orada özgürlüğün olmayacağını savunur bu nedenle negatif olan, onun için gerçek özgürlük olarak sayılmıştır.

John Locke’un liberalizm üzerine yaptığı bu felsefi düşüncesi 18. yüzyılı, kendisi içerisinde sadece dört yıl yaşamış olsa da, tamamen etkisi altına almış ve birçok kişiyi liberalizm üzerine düşünmeye itmiştir. Öyle ki, Karl Marx‘ın sosyal devlet anlayışı üzerine düşünceleri, John Locke ve liberalizm kuramı yüzünden oluşmuştur.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here