Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
7

Adını Duvar adlı öyküden alan bu kitap; Duvar, Oda, Herostratus, Özel Yaşam, Bir Yöneticinin Çocukluğu başlıklarına sahip beş öyküden oluşuyor. Öykülerin ana temasında tahmin ettiğiniz gibi varoluşun özüne, sancılara, ölümün anlamına yer yer vurgu yapılıyor. Ele alacağımız kitabın adı olan ve oldukça fazla ses getiren Duvar adlı öykü. Diğer öyküler bu öyküye nazaran biraz daha az sancılı geçiyor okuyucuya. Duvar, Herostratus ve Bir Yöneticinin Çocukluğu benim en beğendiğim öykülerden oldu. Bir Yöneticinin Çocukluğunda Freud’a yer yer atıfta bulunmalar, karakterin kendisini keşfetme, reddetme ve bulma süreci okuyucuya oldukça geçiyor. Herostratus ise Duvarla ortak bir sonları olmasa da kaderlerinin kesiştiği nokta ölümün izdüşümü.

Duvar adlı öyküde üç ana karakterimiz olmasına rağmen, bize bu sancılı yolu tarif eden karakter üzerinden kahraman bakış açısıyla öykü bize sunuluyor. Bu üç adam, idam edilmesine saatler kalmış devrimciler olarak biliniyorlar. Bu üç devrimci, idam edilecekleri vaktin gelmesini beklemek üzere birlikte soğuk bir mahzene kapatılıyorlar. Anlatıcı, bu devrimcilerin arasında ölüme karşı kayıtsız olarak resmediyor kendini.

“Aslında Tom’a pek yakınlık duymuyordum ve birlikte öleceğimiz bahanesiyle bunun nedenini düşünmüyordum. Tom ve Juan arasında kendimi yalnız hissediyordum. Zaten böylesi daha çok işime geliyordu. Ramon’la bir arada olsaydım belki duygusallaşırdım. Ama şu anda korkunç derecede katıydım ve böyle kalmak istiyordum.”

“Aslında ben de onun gibi düşünüyordum; bütün söylediklerini ben de söyleyebilirdim. Böylesi ölmek doğal değildi. Ölüm yolunu tuttuğumdan bu yana hiçbir şey bana doğal gelmiyordu; ne bu kömür yığını, ne tahta sıra, ne de Pedro’nun pis suratı. Yalnızca Tom’la aynı şeyleri düşünmek hoşuma gitmiyordu. …şöyle yandan baktım ona, bana ilk kez tuhaf gözüktü; ölümünü yüzünde taşıyordu. Gururum yaralanmıştı; yirmi dört saatlik bir süre içinde Tom’un yanı başında yaşamış onu dinlemiş onunla konuşmuştum. Biliyordum ki hiçbir ortak yanımız yoktu. Şimdiyse ikiz kardeşler gibi benziyorduk, basit bir şey çünkü birlikte geberip gidecektik.” diyerek aslında Sartre İbbieta’nın ağzından varolmanın eşitleştiği noktaya, ölüme vurgu yapıyor. Uğruna savaşılan her şeyin, her davanın, her amacın bir sonu olduğu bu sonu bir devrimci için değil sadece, her insan için en anlamsız kılan noktaya değiniyor: Ölüm.

Ne zaman öleceğini bilerek özgürlüğe mahkum edilmiş bu insanlar ve İbbieta için ilk olarak ölüm tahayyül edilmiyordu gündüzdü, hava daha kararmamıştı bile. Zaman adeta buharlaşıyor ve Belçikalı bir doktor saat üç buçuk dediği an terler boşalıyordu vücutlarından. Ölüm, düşünmek bir yana her yanı sarmıştı. Her eşyayı, dokunulan her şeyi varoluşmaya devam eden her zerresini sarmıştı bu insanların. Sadece tahayyül etmiyorlar aynı zamanda yaşıyorlardı duvara dizildikleri ve kurşunlandıkları o birkaç saniyede hissedecekleri şeyi. Her insanın düşüncesinde gezen o efsane gibi, ölümsüz gibi çıktıkları bu yolda devrimciler, ölümün o arınmış sancısını iliklerine kadar hissediyordu. Gözlerini kırpıp uyumuyorlardı ki, hayattan iki saat kaybetmesinler.

“Mutluluk peşinde, kadınların peşinde, özgürlüğün peşinde koşmuştum hem de nasıl. Niyeydi bütün bunlar? İspanya’yı kurtarmak istemiştim. Piy Margal’a hayrandım. Anarşist harekete katılmıştım. Toplantılarda konuşmuştum. Her şeyi ciddiye alıyordum; sanki ölümsüzmüşüm gibi. Bu anda bütün hayatım önüme seriliymiş gibi bir izlenim uyandı içimde ve düşündüm: “Kutsal bir kuruntuymuş demek ki.

“Zamanımı ölümsüzlük ile uğraşmakla geçirmişim, bir şey anlamamışım.”

Ölümü üzerine düşünmeye başlayan Ibbieta için bir anda her anı, her hareketi, amaçları ve burada varoluş sebebi anlamsızlaşmıştı. Bir boşlukta, havada asılı kalmıştı her düşünce. “Bedenim. Onun gözleriyle görüyor, onun kulaklarıyla işitiyordum ama artık bu ben değildim. Tek başına titriyor tek başına terliyordu. Ben onu tanımıyordum artık. …bir çeşit ağırlıktan bana aykırı iğrenç bir varlıktan başka bir şey hissetmiyordum. Kocaman bir kemirici böceğe bağlanmışım gibi geliyordu.” Bir bulantı yok mu sizce de bu cümlelerde? Sartre, Bulantı’da Roquentin ile aktardığı gibi Ibbieta ile de bize varoluşunun kimlikten ötesini bu kez ölüm ile yüzleştirerek okuyucuya aktarmıştır. Varoluşun ve varoluşmaya devam etmenin önüne dikilen bir “duvar”: Ölüm. Devrimcilerin dizildiği o duvarların hayatı anlamsızlaştıran ve salt eşitlikte birleştiren birkaç saniyelik acı: Ölüm.

Sartre devrimci sanılarak idam edilecek olan Juan’a çevirir Ibbieata’nın gözlerini “Ufaklık bizden daha çok gürültü ediyordu, ama daha az işin farkındaydı. Hastalığına ateşle karşı koyarak kendini savunan hasta gibiydi. Ateş de olmasa durum daha da kötüdür. Ağlıyordu. Kendini acıdığını görüyordum açıkça. Ölümü düşünmüyordu.” diyerek aslında bir şeyin sancısını çekmenin öyle çokta sancısı çekilen şeyle ilgili olmadığı söyler burada Sartre. Aslında anlam derinlikli saf, dürüst düşüncededir. O kelimenin ne anlama geldiğini ancak oturup salt o kelimeyi düşünerek idrak edebilir, kavrayabilir, onu kendinle ve o kelimenin yaşatacağı acı ile kararsan o zaman onun salt anlamsızlığını veya salt anlamını bulamazsın. Varlığının özü, ancak onun derinlikli idrakindedir demek istemiştir kanımca.

Tom ve Juan idam edilmek için götürülmüştür. Ibbieta ise bir saat daha bekletilir sorguya alınır. Bütün öykünün aslında özet sorusuna geliyoruz:

“Ramon Gris nerede?”

Ibbieta’ya yapılan teklif Gris’i bize verirsen idam edilmekten kurtulursun şeklindedir. Ibbieta “Gris’i ele vermektense gebermeyi yeğ tutuyordum. Niçin Ramon Gris’yi sevmiyordum. Ona olan dostluğum, Concha’ya olan aşkım, yaşamak tutkumla birlikte gün doğmadan az önce ölüp gitmişti. Hayatı benimkinden değerli değildi. Hiçbir hayatın değeri yoktu. Tutup bir adamı duvara dayıyorlar sonra da geberip gidene kadar ateş ediyorlardı. Hep aynıydı. İspanya ve kargaşa şimdi vız geliyordu bana. Artık hiçbir şeyin önemi yoktu. Ama bunu yapmayı reddediyordum. Dik başlılık etmek gerek diye düşünüyordum. İçime tuhaf bir sevinç doluyordu.” diyordu. Ibbieta aslında ölüm karşısında varolan her şeyin teker teker silikleştiğini gördükçe anlamsızlaşan bu hiç içinde gülmeye ve alay etmeye başlamıştı. Aynı bir Camus karakteriydi adeta. Gülüyor ve alay ediyordu başına geleceklerle, komutanları askerleri küçümsüyor ve onların da eninde sonunda ne şekilde olursa olsun o duvara bir gün sırtlarının değeceğini biliyordu. Gris’in bulunmadığı bir yeri söyleyerek komutanların, askerlerin bunu ciddi alarak yapacakları faaliyeti düşündükçe zevk alıyordu. Onları kandırdı. Gris’in bulunmadığını düşündüğü bir yeri söyledi, Gris’in yeri belliydi ne de olsa yeğenlerinin yanındaydı. Bu anlamsızlık onu iyice kayıtsızlaştırmış mıydı yoksa gerçekten var olmanın son çırpınışı mıydı bu?

O istemeden son anda anlamsızlığın içinde bulduğu eğlenceye göz diktiğini sanırken, yoldaşını ele veren bir hain olduğunu öğrendi ve yaşama arzusu avucunun içine bırakıldı. Bununla ne yapacağını bilemeyen Ibbieta, gözyaşlarına boğulmuştu. İçinde var olan özgürlük güdüsünü doyurabilmiş miydi gerçekten yoksa inandığı bir kader varsa karakterimizin eğer, o kader mi ona okkalı bir tokat geçirmişti? Yoksa Tanrı olmaya çalışırken aslında bir mahkum olduğunu unutmuş muydu dünyadaki yerinin?

Özgürlüğün bir metaforu olarak karşımıza çıkan duvar, öyküde seçilen konu ve verilmek istenen mesajla ile o kadar bütün ki, okuyucu bu öyküyü okuduğunda ister istemez o sancılı süreç içinde buluyor kendini! Özgürlük her duvarı yıkarken, askeri, komutanı, iktidarı, düşünceyi, duyguları… Bir duvar var ki bir tek ona sırtını dayayıp teslim olmak zorunda kalıyor: Ölüm. Ölümün karşısında ise doğum bu duvarı yıkan. Ibbieta’nın bir insanın ölümü ile özgürlüğe mahkum edilmesi… Tekrar eder gibi gözükse de her seferinde bitip yeniden başlıyor ama olan aynı. Komutana da askere de devrimciye de göbeği önde yürüyen bir doktora da. Ölümsüz gibi yaşarken, aslında özgür olmadığını düşünürken, özgürlüğünü kazanmaya çalışırken tek bir noktada tıkanıyorlar; her şey o noktada kendi kimlikleri, düşünceleri ve yolları o anda anlamsızlaşıyor. Bir o kadar da anlam kazanıyor. Rayların tam ortasına oturup, uzaktan gelen bir uğultuyu işitmek halini alıyor yaşama tutkusu. Sartre bize bunu “bireyin kökten özgürlüğünü vurgulayan varoluş felsefesinin simgesi” olan  “Duvar” öyküsü ile anlatmıştır.

İnsan özgürlüğe mahkumdur.

Keyifli okumalar!

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
7

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here