Zaman içinde sinemaya olan ilginiz “feel good movies” dediğimiz filmlerden sıyrılıp, daha çok sinema sanatına yoğunlaşmışsa, doğru yerdesiniz. Dünya Sineması Dosyası ile birden fazla ülkenin sinema sanatını mercek altına alacağız. Amacımız; biraz olsun Holloywood’un görkemli sinemasından uzaklaşmanızı sağlamak ve belki de en önemlisi, farklı sinema ekollerini irdelemek olacaktır. İlk yazımız ise Modern Japon Sineması. Bu yazımızda Japon sinemasının modernleşme sürecini, büyük film şirketleri üzerinden ele alacağız. Öyleyse gelin başlayalım.

Japonya’da; sesli sinemanın, sessiz sinemanın yerini almaya başladığı 1930’ların ortasından itibaren, Japonya stüdyoları Hollywood sistemini model almışlardır. Hem kurumlar açısından hem de tüm tekniklerin bir öykü anlatıp, belirli duygular uyandırdığı filmlerin biçimi açısından da böyledir. (Bu nedenle Japon sineması, yönetmen ve yapım şirketlerini ayrı ayrı ele alabileceğimiz bir dinamiği içinde barındırmaz.)

Bu sistem, savaş sonrası dönemde Japon film yapımcılığına egemen olmuştu ama değiştirilemez ya da yıkılamaz değildi. Mizoguchi’nin filmleri, bundan sapma olarak görülebilir ve Japon sinemasına modern kavramını sokan ilk film olan Kurosawa’nın Rashomon’u (Daiei, 1950) bu bağlamda kesin bir kopuş sağladı. Sadece anlatının “hakikât”ini resmetmekle kalmıyor; aynı olayla ilgili çok sayıda çatışan görüş sunarak, birçok yorumu da olanaklı kılıyor ve seyircinin etkin yorumlamasını istiyordu.

Modernleşme, önce sinemacıların ele aldıkları konularda bir değişiklik olarak doğdu. 1950’lerde Nikkatsu, genç kuşağa odaklanan yeni bir ekol oluşturarak Japon sinemasını modernleştirmeye çalıştı. Ne var ki, bu tür filmlerin çoğu başarılı olmasına rağmen çok az kalıcı etki yarattı ve standart B filmleri dışında pek fazla bir şey üretilemedi. Bu durum daha çok, stüdyoların sinemacılara koyduğu kısıtlamalarla ilgiliydi. Tür, ne tanınmış yönetmenleri kendine çekti ne de kendi sanatçılarını yaratabildi. Nikkatsu için aksiyon filmleri yaparak kariyerine başlayan Seijun Suzuki bunun tek istisnası olarak kabul görülebilir.

1956-1963 arasında, B filmi diye sınıflandırılan ama dönemin diğer tüm ustalarının yaptığı filmlerden ayrı duran bir dizi film çekti. Türün klişe öykü çizgilerini, bilinçli yapay görüntülerle süsledi. Çekim kompozisyonları ve benzersiz mizansenler kullanarak standart aksiyon filmlerini, sıradanlığın ötesine taşıdı. 1964’ten sonra düşük bütçeli B filmlerinden terfi eden Suzuki, edebiyat uyarlamalarına el attı (Ama aksiyon filmlerinde oluşturduğu üslubu geliştirmeyi sürdürdü). Suzuki bu dönemdeki filmlerinde, rasyonel ve mantıklı bir öykü oluşturmaya çalışacaktı. Örneğin; gangster filmi Koroshi no rakuin’de (Katil Damgası 1967), tür geleneklerinin açık olmasını emrettiği örgü, adeta bir labirente dönüştürülür. Filmlerinin giderek artan karmaşıklığı ve anlaşılmazlığı, sonunda 1968’de Nikkatsu’dan ayrılmasına yol açar.

1950’lerde pek çok bağımsız şirket örgütlenmişti. Tadashi Imai ve Satsuo Yamamato gibi yönetmenler, siyasal ağırlıklı filmler çektiler. Bağımsızlar, o sırada film biçimleri geliştirmekle ilgilenmiyordu ve avangard sayılmazlardı ama 1960’larda durum değişti. Büyük stüdyolarda yapılamayan, öncelikle Japon filminin sınırlarını genişletmekle ilgilenen ve sadece özel bir topluluğun siyasal mesajlarını içermeyen filmler yapmak üzere yeni bağımız şirketler kurulmaya başlandı. Yeni Dalga akımı ise yeni kurulan bu tür bağımsız şirketlerden doğdu.

Stüdyolarda Kriz

1960’ta Japonya’da altı büyük film şirketi vardı: Nikkatsu, Daiei, Toho, Shochiku, Toie ve Shin Toho. Shin Toho, sadece sınırlı bir pazarı olan sansasyonel filmler üretti ve böylece geriye beş büyük film şirketi kaldı.

1950’lerin sonundan itibaren Nikkatsu’nun yapımlarının çoğu, gençlik ve aksiyon filmleri gibi tür ürünleriydi. 1950’lerdeki Japon sinemasının klasikleriyse Daiei tarafından yapılmıştı;

  • Rashomon (Kurosawa)
  • Ugetsu monogatari ve Chikamatsu monogatar (Mizoguchi)
  • Inazuma (Naruse)
  • Jigokumon (Kinagasa)
  • Yoru no kawa (Kozaburo Yoshimura) gibi.

Yasuzo Masumura gibi genç yönetmenleri yetiştirmiş olan şirket; Kenji Mizoguchi’nin 1956’daki ölümünün ardından, sanatsal film alanındaki boşluğu doldurmak için Kon Ichikawa’nın; Enjo, Nobi ve Ototo gibi edebi eserleri uyarlayıp yönetmesine izin vermişti.

Toei Company, 1957’den sonra geniş ekran filmler yapmaya yöneldi. Eğlence jidaigeki’sine (dönem draması) çok sayıda izleyici çekme politikası, son derece başarılı olmuştu ve 1960’a gelindiğinde Toei; Japonya’daki en kârlı film şirketi haline gelmişti. Şirket; başarılı olmak için standart, klişeleşmiş tür filmlerinin düzenli ve hızlı üretimine yaslanmıştı. Bu yüzden, geniş ekran dönem dramalarının yüksek sanatsal nitelikleri yoktu. Toei aynı zamanda, savaş öncesi dönemin ustalarının, oldukça sanatsal filmlerini de üretti ama yenilikçi düşüncelere sahip genç yeteneklere yer vermedi. Sonunda ünlü yeni yetenekler, sadece en eski iki büyük şirketten çıktı; Nikkatsu ve Shochiku. Buradan çıkan yetenekler, bağımsız şirketlerde çalışan birçok genç yönetmenle birlikte, 1960’larda Japon Yeni Dalga’sını oluşturacaklardı.

Shochiku, çok muhafazakâr bir şirketti ve filmlerinin tonunu bile bu kurala bağlayarak koruyordu. Shochiku, muhafazakâr tutumu yüzünden Nikkatsu ve diğer şirketlerin ürettiği aksiyon filmlerinin yükselişinden yararlanamıyordu ve bu politika Shochiku’nun gişede başarısız olmasında önemli rol oynadı. Shochiku, 1960’larda yeni bir politika belirledi. Geleneksel filmlerini yapmayı sürdürürken, genç yönetmenlere de istedikleri filmi yapma fırsatı verdi. Bu strateji, daha önce şirketin yapımlarını çekici bulmayan genç izleyicileri çekmeyi amaçlıyordu. Shochiku’nun bu politikasıyla; Yeni Dalga yönetmenleri de denilen Nagisa Oshima, Yoshishige Yoshida ve Masahiro Shinoda Japon film sahnesine çıktılar.

Yeni Dalga’nın yaratıcı filmleri, ana akım Japon filmlerinin krizde olduğu günlerde yapıldı. Japonya’da TV yayıncılığı, 1953’te devreye girmişti. Bu durum sinema seyircisini etkilemeye başlamıştı. Film şirketleri, renkli filmler ve ünlü yıldızların oynadığı filmler yaparak izleyiciyi yeniden ele geçirmeye çalıştı. Toei; yapımcılık uygulamalarını, geniş ekran filmler üretmeye doğru kaydırdı ve diğer şirketler de onu izledi. Daiei, izleyicinin büyük bir perdede, dramatik büyük bir gösteri arzusuna seslenen ilk 70mm’lik Japon filmi Shaka’yı (1962) yaptı.

Teknolojinin yeni olmasına rağmen Japon sinemasında bu tür filmlerin güçlü bir geleneği vardı ve bu yüzden de Japonya, böylesi yapımlar için hazır bir seyirci kitlesine sahipti. Örneğin büyük şirketler her yaz bir hayalet filmi ve aralık ayında sadık 47 Ronin’in dramatik öyküsünün yeni bir versiyonunu gösterime sokuyordu. Gorija’nın (Godzilla/1954) muazzam gişe başarısının ardından Toho; her yıl birçok yaratık ve bilim kurgu filmini gösterime sürdü.

Shochiku, sezonluk gösterim için Toro-san (1969) dizisini yaptı. Özgün bir konunun bir dizi film şeklinde yeniden kullanıma sokulması politikası, sessiz yıllardan beri Japon sinemasının bir parçasıydı. Tekrarlanan bu büyük gösteriler; Japon sinemacılığının, sanat sinemasının yaratılmasıyla birlikte var olan önemli bir parçasını oluşturmuştu.

1960’ların başından itibaren, beş büyük şirketten her biri kendi tür uzmanlığını geliştirdi. Toei’nin şiddet sansasyonelizmine dayanan Yakuza filmleri türü, en ünlü örneklerden biridir. Toho’da sezonluk gösteri olarak yaratık ve savaş filmleri yapıldı. Shochiku komediye yöneldi ve Toro-san dizisi gibi filmler bu komedilerden doğdu. Ne var ki, Nikkatsu ile Daiei, böylesi tür çizgilerine giremeyip giderek küçüldüler.

Yeni Gelişmeler

1970’te büyük film şirketleri, yeni yapımlar için yeni yetenekler yetiştirme alışkanlığını yitirmiş görünmekteydi. Bu dönemde Kazuhiko Hasegawa ve Mitsuo Yanagimachi gibi yetenekli yönetmenler ortaya çıktı ama onlar büyük şirketlerin dışından gelmişlerdi. 1960’ların Yeni Dalga’sına benzer bir biçimde, bu genç yönetmenler, şiddeti temel hareket noktaları olarak aldılar. Şiddet betimlemeleri, geleneksel Japon sinemasının klişe filmlerinden uzak tutulan, yeni yaratıcı biçimlere yol açacak gibi görünüyordu. Ne var ki, şiddet betimlemeleri şok yaratıcı etkisini 1980’lerde kaybedecekti.

1970’lerin sonunda yeni bir gelişme, Japon sinemasında yeni bir değişim ve dönüşüme yol açtı. Yirmili yaşlarından genç insanlar 8 ya da 16 mm’lik kameralarla film yaparak bunları genel gösterime sokmaya başladılar. Bu amatör sinemacılardan bazıları, yoksullaşan ulusal sinemaya taze bir güç kazandırdı.

1980’lerin ortasında ise büyük şirketlerin filmlerinin çoğu, öykü kaynağı olarak mangaya dayanıyordu. Haftalık dergilerde basılan manga öyküleri uyarlanarak, öykülerin ve karakterlerin muazzam popülerliğiyle belirli bir gişe geliri garanti altına alınıyordu.

Canlandırma filmleri, Japonya’da sessiz yıllardan beri vardı. Savaşın ardından Toei, uzun metrajlı canlandırma filmleri yapımına büyük önem verdi. 1980’lerde daha geniş bir izleyiciye yönelen, uzun metrajlı canlandırma yapımlarıyla birlikte durum değişti. Bu canlandırma filmlerinin en önemli yönetmenlerinden biri olan Hayao Miyazaki’nin Tonari no Totoro (Komşu Hayalet 1988) gibi eserleri, çağdaş Japon sanatının tanımlayıcı örneklerini oluşturdular.

Bu yazımızda, Modern Japon Sineması hakkında bir perspektif oluşturmayı amaçladık. Dünya Sineması Dosyası olarak tasarlanmış -ülke ülke ayrılacak- bu içeriklerin, yalnızca bilgi barındırmasını istemediğimizden; film listeleri ve ünlü yönetmenlerin tarzları gibi birbirinden farklı yazılar sizleri bekliyor olacak! Öyleyse, Japon Sineması’nın olmazsa olmaz yönetmeni Akira Kurosawa‘nın tarzını ele alacağımız, bir sonraki yazımızda görüşmek üzere!

 

Kaynak:

  1. The Oxford History of World Cinema- Oxford University Press, 1996
  2. Dünya Sinema Tarihi Kabalcı Yayınları, 2003

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here