Gişe Memuru ve Sarmaşık‘ın ardından 2018’in Mart ayında izlediğimiz Kelebekler ile özgün bir komedi filmine imza atarak bir kez daha dikkatleri üzerine çeken yönetmen Tolga Karaçelik, sinema dilinden taviz vermeyen duruşu ile benzerlerinden ayrılan gerçek bir hikaye anlatıcısı. Karaçelik ile ilk filminden bugüne uzanan kariyerini, gelecek projelerini, senaryo yazımı ve çekim sürecini kapsayan bir röportaj gerçekleştirdik.

Kendinizi sinemayla ifade etmek istemenizin nedeni neydi? Buna karar verdiğiniz bir an var mıydı?

Bir anda olmadı, garip bir şekilde birkaç şeyi görünce oldu esasında. Bir Arriflex 16mm kameraya aşık oldum, Berlin Olimpiyatları’nı çekmek için üretilmiş bir kamera o. Makineye aşık oldum yani. 3 tane lens vardı üzerinde, bir telephoto, bir 18 bir de 40’lar civarında bir şey var. Şu an tam hatırlamıyorum, ama çevirerek lensini değiştirirsin. Bir ondan, bir de ışık yapmaktan çok keyif aldım. Dört tane kısa filmi 16mm ile çektim, son iki tanesini Alexa ile çektim. O sayede filmlerin ışıklandırılmasından çok keyif aldığımı ve filmleri ışıkları için izlemeye başladığımı fark ettim. O ilk kırılma noktalarımdan bir tanesiydi büyük ihtimalle. Bir de anlatım dili var tabii, direkt olarak bir şey anlatmak yerine hissettirmek, görsel olarak anlatmak hem beni hem de anlattığım kişiyi özgürleştirici geldi açıkçası.

Peki yeni bir fikir aklınıza geldiğinde, ‘söyleyeceğim şeyler var’ diyerek temadan mı yola çıkıyorsunuz, yoksa aklınıza ilk gelen şey bir sahne veya bir karakter mi oluyor?

Hepsi değişik çıktı. Gişe Memuru o karakterle kendimi özdeşleştirdiğim, daha çok kendimden bahsettiğim bir fikirdi. Daha sonra Kenan karakteri ortaya çıkmaya başladı, ondan sonra olay örgüsü oluştu. Ama anlatacağı cümle hep belliydi. Ondan sonra, Kelebekler’i daha önce anlattığım gibi Mazhar Candan’ı kaybettiğimde yazmaya başladım. O tamamen kendime iyi gelsin diye yazmaya başladığım bir şeydi. Dolayısıyla daha eklektik bir şekilde, olay örgülerinin bir araya geldiği bir senaryo oluştu. Ardından Suzan karakteri gelince üç karakter dönüşüp değişerek daha kompakt bir hale büründü zaman içerisinde. Sarmaşık ise tamamen bir cümle üzerinden başladı…

İktidarın kaybedilişi temasından.

Evet.

Türü ne zaman şekilleniyor filmlerinizin?

Türü hiçbir zaman şekillenmiyor. (gülüyor) Bittikten sonra şekilleniyor, karmaşık türler arası bir şey oluyor benim filmlerim. Tamamen izlemek istediğim filmleri çekiyorum, türü çok fazla düşünmüyorum.

Son olarak Bartu Ben’i yönettiniz. Yazan kişiyi ne kadar tanısanız da, ilk kez başka birinin yazdığı bir senaryoyu çektiniz. Kendi tarzınızı ön plana çıkarmaya yönelik mi çalıştınız, yoksa senaryodaki temaya yoğunlaşmayı mı tercih ettiniz?

Bir defa yazarken de çok konuştuk biz, Bartu ile revize ettiğim yerler de oldu. Olabildiğince gerçeğe yakın tutmaya çalıştım esprisini ve komedisini, daha çok dram çekiyormuşum gibi düşündüm. 10 bölümünü bir bütün olarak izlediğiniz zaman bir dram olduğunu düşünüyorum zaten. Başkasının yazdığı şeyi çekmek çok keyifli ama zaten Bartu ile daha yakın bir bağımız var. Çok yakın bir dostum bir yandan, kafa yapılarımız çok benziyor, aynı zamanda bence çok iyi bir diyalog yazarı. Zevklerimiz çok aynı olduğu için çok rahattı, bir yandan başkasının yazdığı bir şeyi çekmek de çok keyifliydi. O da çok özgürleştirici bir şey, çünkü yazarken bin defa çekiyorsun kafanda. Halbuki yazılı materyali aldığın zaman çok daha fazla girdi verebiliyorsun. Bazı duygusal sahneleri gülerek, değişik yerlerden oynatmak da çok keyifliydi.

Yazarın amaçladığı şeye mi yoğunlaştınız peki?

Hayır, senaryo bittikten sonra tamamen her şey yönetmenindir. Yani yönetmen olarak nasıl yaklaşmam gerekirse öyle yaklaştım, başka biri bir değişiklik yapmadı. Ne BluTV, ne BKM hiçbir müdahalede bulunmadı. Dolayısıyla günahı da sevabı da üzerime alabilirim.

İnternet dizisi yapmanın özgürleştirici bir yanı var mıydı?

Çok var. Dizinin günahı olmaz diyerek çekmek çok keyifli bir şey. Yani çok şeyi deneyebiliyorsun, ben de çok şey denedim. Bazı sahneleri ne kadar uzatabilirim dedim mesela. Bazı açılarla, planlarla seyirciyi zorlamak istedim. Denemek çok keyifliydi. Bir de daha çok gencim bir yazar-yönetmen için, 38 yaşındayım. Daha denemek istiyorum, hiçbir şeyin oturduğuna inanmıyorum.

Üç filminizin ardından Türk sinemasının izleyici alışkanlıklarıyla ilgili çıkarımlarda bulundunuz mu? Sıradaki işlerinizde bunlara göre hareket etmeyi düşünüyor musunuz?

Yazarken öyle şeyler çok dışarıda kalıyor. Esasında bir şeyi beş yıl boyunca yazan biri ne demek istediğimi anlayacaktır, o motivasyon başka bir şey. Ancak bir derdin varsa, bir şeyi anlatmak istiyorsan koruyabiliyorsun onu. Kelebekler’i yedi senede yazmışım, Sarmaşık’ı, Gişe Memuru’nu çekmeden öncesinden not alıyordum. O konuyu sevmeniz lazım yani, başka bir şeyi düşünemezsiniz. Tabii ki anlatım biçimi, anlaşılır olması, derdimi anlatabiliyor muyum sorusu; bunları düşünüyorum. Seyirciyi düşünen bir yönetmenim, filmlerimden de belli oluyordur zaten. Ama herkesi mutlu edebileceğim bir şeyi yapabilir miyim bilmiyorum. Keşke yapsam! Ama onu beceremiyorum.

Kelebekler’de yaklaştınız sanki.

Baktığın zaman, 130.000 kişi izledi. Ama 5 milyon kişi izlese sevmeyen insanlar olurdu.

Türkiye’de sık yaşanan bir sorun olarak, destek bulamamak yaratıcılığınızı körüklüyor mu, sekteye mi uğratıyor?

Aynı demin söylediğim gibi, bunların hepsi dış etkenler. O hikayeyi anlatmak beni motive eder. ”Ben bu filmi çekeceğim” dediğim noktada bir etkisi vardır muhtemelen, ama zaten o filmi çekeceğim ben. Pes etmiyorum, onların hepsi dışarıda kalan şeyler. Biz sinemacıyız sonuçta, bir sürü derdimiz var. Mekan derdi var, aktörlerle uğraşmak var, ekiple, yapımcılarla uğraşmak var. Bu da başka bir dert sadece. Büyük bir dert tabii, paran yoksa çekemiyorsun ama bir şekilde bir yolunu bulmak zorunda olduğun şeylere bir yenisi ekleniyor sadece.

Çekimlere başlamadan önce filmin görsel dilini, storyboard’ları detaylıca tasarlıyor musunuz, yoksa sette karar verdiğiniz oluyor mu?

Gişe Memuru’nda çok düşündüm ve storyboard’larla girdim. İkinci gün storyboard’ları attım çünkü çok mekanik, motamot bir şey çıkıyordu. Şimdi olabildiğince her sahnenin ne olduğunu, her sahnede ne olması gerektiğini biliyorum; provalarda daha çok belirliyorum. Sarmaşık’ta böyleydi mesela, Kelebekler’de ise daha çok mekanın üzerine kurduk. Ama kafamda bütün replikleri ve açıları oturtarak giriyorum. Oyuncuya da mesela hangi cümleyi yakın planda alacağımı söylerim, o yüzden belki oyuncu performansları iyi gelir izleyenlere. Kurguyu bilerek girerim yani. Ama yakın planı hangi açıdan alacağım mekanla alakalı bir şey.

Mekan seçimlerini nasıl yapıyorsunuz? Kelebekler’deki köy gerçek miydi?

Evet, gerçekti. Çok güzel bir köydü, Çanakkale taraflarında. Başta Ürgüp-Göreme veya Van taraflarını düşünüyordum; dümdüz bir ovada, etrafında hiçbir şey bulunmayan bir adada kalmışlar gibi olsun diye. Ondan sonra bir seyahate çıkacaktık, Sicilya’ya gidecektik. Ben her zamanki gibi pasaportumu kaybettim. Acayip üzüldüm, Eddie Vedder konseri vardı; biletleri de almıştık. Tuğçe (Altuğ) dedi ki, “Boşver, gel o adaya gidemediysek Bozcaada’ya gidelim”. Lahmacun yiyorduk, bitirir bitirmez atlayıp yola çıktık. O sırada, oradan geçerken ”Köy burasıymış, burayı istiyorum”, dedim; gözümde canlandı. Yoksa ona mekancılar bakar. Gişe Memuru’nda mesela o evin aynısını çizmiştim, ”Bu evi istiyorum, salon bu, odalar böyle” diye. Yazarken hep onu hayal etmiştim ve delirtmiştim mekancı çocukları, ama aynısını bulmuşlardı.

Filmlerinizde kullandığınız şarkılar da ritme çok katkı sağlıyor. Onları senaryo aşamasında mı belirliyorsunuz?

(Sarmaşık’ta) Deniz Üstü Köpürür hep vardı, parçasıydı filmin. (Kelebekler’deki) Gidelim Buralardan da öyleydi. Ama Binboğanın Kızı tamamen Ahmet Kenan Bilgiç’in hediyesidir. Daha da komiği, Erkut Taçkın’ın Baba‘sı. Onu duyunca sanki senaryoyu onu dinleyerek yazmışım gibi hissettim. O kadar benziyordu ki, bayağı düşündük koysak mı koymasak mı diye. Bir tık daha az benzeseydi daha az kitsch olurdu belki, ama ben aynı hikayeyi bir de şarkıyla anlatıyor oluşumuzun kitsch’liğini sevdim. Onun filmin havasına hafif katkıda bulunacağını hissettim ancak bayağı düşünmemiz gerekti. Çünkü sen anlatıyorsun bir şeyi, şarkı da aynı şeyi anlatıyor…

Çok da güzel bir ses tasarımı var, mesela araba sahnesinde Grup Gündoğarken çalarken. Ses tasarımı, renk, kurgu gibi aşamaların başında duruyor musunuz?

O da vardı senaryoyu yazarken. Çünkü o şarkı ve albüm, Bir Yaz Daha Bitiyor, bizim jenerasyonun aileyle tatile çıkma şarkısıdır. Kaset zamanlarından yani. Evet, her aşamanın başında dururum. 

Hiçbir şeyden feragat etmiyor olmanız çok güzel…

Feragat ediyorum, sağlığımdan! (gülüyor) İki defa bayıldım ben Kelebekler’i bitirirken, hastaneye yattım. Sevdiğim şey bu, nasıl bir çocuk kum havuzunda oynarken yorulmuyorsa ben de bunu yaparken yorulmuyorum. Ama vücut tabii bir noktada iflas ediyor.

Türk sinemasında bir skala varsa, tabiri caizse festival filmleriyle ana akım arasında tam ortada duruyorsunuz. Bilinçli mi yapıyorsunuz bunu?

Ben izlemek istediğim filmleri çekiyorum. Bizim jenerasyonumuzun ne ana akımın keçiboynuzu tadından, ne de senin tabirinle festival filmlerinin sıkıcılığından keyif alabildiğini düşünüyorum. O başka bir jenerasyonun anlatım biçimi. Ben nasıl filmler izlemek istiyorsam onu çekiyorum, bir yerde durmuyorum o yüzden.

Bir Sibirya filminden bahsediyordunuz…

Evet, bir tane de kara komedi var, ikisini de çok seviyorum. Bir yandan ikisinin de çok yolu var gibi geliyor, bir yandan da kara komedi olan biraz daha yakın. Çok düşünüyorum, ‘niye bu komedi iyi geldi bana?’ diye. Ee çünkü şu anda başka şeyleri düşünürsem delirecekmişim gibi geliyor bu ülkede. Dün Burak Göral’la bunu konuşuyorduk, o da aynı şeyi söyledi; komedi yazmak çok iyi geliyor. Bu aralar inanmak üzerine düşünüyorum birazcık, inanmanın var etmesi üzerine. Genelde bu aralar kafamdaki düşünceler hep oradan geçiyor. Bir de yeni aile kurdum ya. Yakında da bitmek üzere olan bir evlilik hakkında bir kara komedi olabilir (gülüyor).

Evlilik insanı büyütüyor mu, bu büyüme filmlerinize yansır mı sizce?

İnsan büyüyor tabii. 14-15 yaşlarındayken daha zeki bir adamdım, o kesin. Hala o yaşlardaki halimden cepten yediğimi düşünüyorum. Yaşlanmazsan ölmüyorsun gibi bir teorim var benim, o yüzden yaşlanmamak için de büyümemek lazım belki de. Ama eninde sonunda deneyimler başka şeyler katıyor tabii insana.

Sibirya’da geçecek filminizin Rusça olacağından bahsetmişsiniz, diyalogları ve ritmi bilmediğiniz bir dilde nasıl ayarlamayı düşünüyorsunuz?

Yakut dilinde olacak bir kısmı, bir kısmı Rusça, bir kısmı Türkçe olmak zorunda. Şey istiyorum, kimse kimseyi anlamasın. Altyazı da olmasın, seyirci de anlamasın! Rusça bilenler Rusça kısımları anlasın, Türk seyirciler Türkçe kısımları anlasın istiyorum. Gerçek hayatta da öyle değil mi? Ayrıca altyazı da çok çirkin gözüküyor (gülüyor). Ve önemli de değil.

Bilmediğiniz dilde diyalogları nasıl ayarlayacağınızı düşündünüz mü?

Bilmiyorum! Kesinlikle gitmem lazım benim oraya. Bir de niye Sibirya ile ilgili yazıyorum, gemide yazıyorum, kulübede yazıyorum… Şöyle garip, ekstrem koşulları olmayan bir şey yazsam diye de düşünüyorum bir yandan.

Senaryo yazarken müzikten veya edebi referanslardan etkileniyor musunuz? Gişe Memuru’nda Yusuf Atılgan esintileri vardı mesela…

Beni edebiyat daha çok etkiliyor. Gişe Memuru’ndaki Kenan’ın soyadı Atılgan’dır mesela. İmza attığı bir yer var, orada görülüyor. Bir de Kenan’ın ‘atılgan’ olması da komik. Anayurt Oteli ile bağlantı kuran çok insan oldu, hatta Galatasaray Üniversitesi’nde bir derste anlatıldı saygı duyduğum bir hoca tarafından. Yusuf Atılgan, Kafka tabii ki, Dostoyevski tabii ki. Şiirde Edip Cansever… Ben hep senaryodan önce bir şiir yazarım, o şiirin ritmi benim için filmin ritmini belirleyici bir anahtardır. İleride belki onları paylaşırım insanlarla. Ve o şiir benim için bir deniz feneri görevi görüyor, kaybolduğum zaman aydınlatıyor. Ana ruhu koruyan, ‘core’ bir şey oluyor.

Karakterlerin dönüşümü, yolculukları, hikayenin gidişatı yolda belirlediğiniz şeyler mi; önceden mi planlıyorsunuz?

Her şey çok planlı bende. Repliklere kadar hiçbir şey değiştirilmez, sete girdiğim zaman olabildiğince planlıyımdır. Doğaçlama da pek yoktur. O bir ritimdir, o ritmi korumak lazım baştan sona. (Kelebekler’de) kurguya girmeden önce “film 114 dakika ile 119 dakika arası olacak” dedim, 117 dakika oldu. O yüzden daha kolay izlenebilir filmler oluyor belki de. İzlenebilecek bir şey yaratmanın büyük bir mühendislik kısmı var. Zor olan şey şu; bunu anlamayabiliyor yazacak olan insanlar, fikir bulunur. Fikri herkes bulur, herkese sorsan ‘benim hayatım çok güzel film olur, bir anlatsam neler çıkar’ der. Ama anlatamazsın, sıkıcı gelir sana. Olay şurada, her gün aynı saatte, beş sene boyunca o masanın bir tarafına oturmaya hazır mısın? Chopin’in bir lafı var, ‘her gün aynı saatte piyanonun başında otururum, ilham perisi nerede olduğumu bilsin diye’. Gelecekse öyle gelsin (gülüyor).

Peki o ayarlanmış ritme kurgucu müdahalesi olduğunda bir çatışma oluşuyor mu?

Müdahale olmuyor. Şunu anlamak lazım, her şeye yönetmen karar verir filmde; bu doğrudur. Ama ekibini dinlemeyen yönetmen de aptaldır zaten. Dinlenemeyecek bir ekiple çalışan yönetmen de daha da aptaldır. Ekibine güveneceksin, Evren (Lus) benim yakın dostumdur. İlk filmin kurgusunu Çiçek (Kahraman) ile beraber yapmıştı; Sarmaşık, Kelebekler ve Bartu Ben’i Evren yaptı. Sarmaşık seven insan daha pesimist olur, Kelebekler o yüzden daha çok sevilmesine rağmen daha zor bir filmdir esasen. Çünkü Kelebekler’in o dram komedi arası gidiş gelişleri çok zordu. Evren biraz daha pesimist bir arkadaşımız, dolayısıyla o komediyi anlaması çok zaman aldı. O ikilinin dilinin oturması bir süreci gerektiriyor. Bir şey daha söyleyeyim, Kelebekler’in senaryosunu ilk yazdığımda kimse sevmedi. Yıldırım Türker hatta dedi ki, ‘Tolgacım, kesinlikle çekmiyorsun, bu olmaz’ (gülüyor). Özgür Mumcu çok yakın dostumdur, o da ‘Başka ne yapmayı istiyorsun, bir onları konuşsak?’ dedi. Bana hep kibar konuşuyorlar, ama biliyorum, görüyorum gözlerinden! Çünkü daha başka bir komedisi var.

Geldiğimiz noktada Kelebekler’in yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz?

Şimdi mesela Sarmaşık’ı yeniden yazsam Nadir karakterinin gözünden yazardım diye düşünüyorum. Daha tarafsız, daha ortada, daha kayıp. Harekette değil, izliyor. Sarmaşık bittikten sonra ‘nasıl olurdu acaba’, diye düşündüm. Ama ben yazdıktan sonra Gezi oldu, onunla da alakası olabilir. Bir de bir şeyi anlattıktan sonra yüzde yüz anlattığımı hissetmezsem zaten bırakmam onu. Kelebekler biraz daha taze, rahatsız olduğum bir şey yok. Geçen gün Gişe Memuru’nu izledim, Oslo’da üç film birden gösterildiğinde. Çok utanmadım, tabii bir terleme oldu ama (gülüyor). Çok göstermeye çalışan bir dili var, ama samimi bir film; bence o kurtarıyor. Anlatmak istediği konuyu başka birinin filmiymiş gibi yaparak değil de, benim dilimden anlatıyor. Kendimi görüyorum yani üç filmde de. Anlaşılan o ki çok büyük sorunlarım yok kendimle. (gülüyor)

Sundance sonrasında Türkiye dışında film yapmayı düşünüyor musunuz?

Bana göre Türkiye içi, Türkiye dışı diye bir kavram yok. Film yapmak var. Bu kara komedinin bana göre bir anglosakson tarafı var, belki orada çekerim; Londra veya Amerika’da. Buranın insanını daha iyi anlıyorsun tabii ki, ama biz bir önceki jenerasyon sinemacılara göre daha farklıyız. Biz internetle daha hızlı tanıştık, yurtdışı etkisinin fazla olduğu bir dönemde büyüdük. Özal sonrası çocuklarıyız yani. O yüzden biraz daha entegre olduğumuzu düşünüyorum başka kültürlere.

Sizden sonraki kuşak nasıl işler çıkarır sizce?

Çok parlak bir kuşak geliyor, sadece çalışmayla ilgili sorunları var. Kendilerinin tam olduklarından çok eminler. Birçok açıdan kafaları ve kalpleri çok açık; fakat çalışmakla, emek vermekle ilgili büyük sıkıntıları var çünkü onlar kendi kafalarında başarmış gibi başlıyorlar işe. Ve bu ‘takdir edilme’yi tatmin edebilecekleri başka yerler var, Instagram’da ‘like’ almak o yüzden önemli. Twitter’da atıp tutmak o yüzden önemli. Eğer şu varolan ‘reis’ dilinden etkilenmeyi bırakırlarsa, sertleşip ahkam kesmeyi bırakırlarsa. Özellikle beklediği takdiri görmemiş insanlar vasat hissettikleri zaman herkesi vasat gibi görmeye ve vasatlaştırmaya çalışıyorlar, vasatın tahakkümü diyorum ben buna. Twitter dili işte budur, yapamayan insanların başkalarına ‘o da vasat zaten ya’ deme zorunluluğu. Bundan çok etkilenmezlerse kafalarının ve kalplerinin çok açık olduğunu düşünüyorum. Mesela lise gösterimi yaptım, oraya gelen çocukların hepsi zehir gibiydi. 

Kümülatif bir Türk sineması yok, sizin de söylediğiniz gibi…

Yok tabii. Herkes farklı ve güzel; Emin (Alper) farklı, Özcan (Alper) farklı, şimdi Kıvanç Sezer’in yeni filmi gelecek, destek alamadı; yapımcılığını yapıyorum onun da. Elimden ne geliyorsa yapacağım, o film çekilecek. Üretmeye devam ediyoruz, buradayız yani. Türkiye kendini yalnız hisseden %52’ye sahip tek ülke, %52’yiz biz. Buradayız. Ve herkes kendini yalnız hissediyor, bence bir araya gelip ürettikçe her şey daha da güzelleşecek.

Başkalarının filmlerine yapımcılık yapmak gibi bir amacınız baştan beri var mıydı, yoksa kendi filmleriniz için mi bu işe başladınız?

Kendi filmlerim için değil, Kıvanç için başladım. O film çekilecek. Benim hep otoriteyle sorunum vardı, küçüklükten beri. Okulun hep disiplin kuruluna gönderilen adamıydım, onu yap dediğin zaman yapmayan adamım yani. Sanat üzerinde böyle bir tahakküm kurulmaya çalışılmasına ‘denesinler bakarım’ deme noktasındayız.

Hukuk fakültesi mezunu olmanızın bu otoriteye başkaldırıda etkisi var mı sizce?

Otoriteye başkaldırıdan ziyade, madde madde düşünmemi sağladı. Belki de öyle olduğu için Hukuk seçtim, onu da bilmiyorum. Ama en çok yapımcılık ve kurgu bakımından yardımcı olduğunu düşünüyorum. Hukuk’u okumak istediğim için okudum, Anayasa ve Kamu Hukuku’nda çok iyiydim. Hiçbir zaman avukat olmak için okumadım ama.

Sonrasında ABD’de aldığınız sinema eğitiminin ne gibi faydaları oldu? Sizinle aynı şeyleri yapmak insanların arasında olmanın eksileri var mıydı?

Bir sene oradaydım, çok faydası oldu. Ben mesela burada sinema okuyamazdım. Zaten egosu dalgalı bir adamım, diva gibi bir şey olurdum. O kadar çok aynı insanın arasında olmak beni iyi etkilemezdi. Bir de başka işlerde çalışmanın kesinlikle hikaye anlatıcılığına faydası olduğunu düşünüyorum. Daha da önemlisi, öyle okullarda görüyorum çocukları, adam Dokuz Eylül’de ‘Godard’dan sonra film çekilmedi’ diyor. Şimdi bu adam senin hocansa sen ayaklarına bakarak koşamazsın ki! Yani eninde sonunda ‘aman aman’ diyerek işe girişmek lazım. Ondan sonra bir de öyle hocaların öğrettiği tanrıları öldürmekle uğraşmak zorunda kalacaktım. Gerçi her zaman otoriteyle sorunum vardı, belki o zaman da onları ‘tanrı’ olarak görmeyecektim.

Crowdfunding’e (prodüksiyon için internet üzerinden bağış toplama) sıcak bakıyor musunuz?

Çok sıcak bakıyorum ama çok kötüyüm o konuda. Bir eleştirmen haklı olarak beni çok eleştirdi, senaryo göndereceğiz deyip göndermemişiz. Rezil olduk yani. Sonra ikinci kez yazdı, yapımcım Diloy (Gülün) gönderdi sanıyordum, göndermemişiz meğer. O yüzden crowdfunding’i dikkatli yapmak lazım, yapacaksak da ben olmayayım içerisinde; ben kaçırıyorum çünkü ucunu. Eğer okuyorsa o arkadaş, buradan da söylemiş olayım. Söz verdik ama tutamadık.

Kelebekler’e de bir ‘teaser’ çekmiştiniz o amaçla.

Evet, Indiegogo için. Çok büyük bir şey gelmiyor oradan, ancak bir şekilde filmin tanıtılması için önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden yapmayı düşünen arkadaşlar bence yapsınlar, ama benden daha iyi takip etsinler sonuçlarını.

Yönetmenlik, özünde birini alıp belli bir para isteyerek hikayenizi dinlettiğiniz bir iş sonuçta. Bunun temelinde egosal bir durum, takdir edilme güdüsü gibi şeyler var mı sizce?

Önce parayı istiyorsun, sonra izle diyorsun (gülüyor). Ben o hikayeyi anlatmak istiyorum, anlatmazsam uyuyamıyorum. O konu da benim muhtemelen bir kavgayla, kaçmamla alakadardır. Birisini kaybetmemle alakalıdır, oradan çıkamayıp aynı ‘loop’ içerisinde dönme korkusuyla alakalıdır. Onu anlatırsam kendimi ve çevremi daha iyi anlıyorum, ve yazı yazarken dünyanın en sevimli insanlarından biri oluyorum. ‘Bana küfrediyor, ama şu sebepten dolayı, boşver’ diyorum. Takdir edilme isteği yok bende, sadece anlatma isteği var; o da sakinleşmek için.

Sette de mi öyle oluyorsunuz? Bağırır mısınız mesela?

Sette de çok mutluyum çünkü orada kendi hayalimi gerçekleştirmek için uğraşıyorum. Zamansızsın, hayattan bir sıfır öndesin çünkü herkesin anlattığı hikayeleri duydun, birçoğunu biliyorsun ve diyorsun ki ‘şimdi size hiç bilmediğiniz bir hikayeyi anlatacağım’. O his çok güzel, insanları alıp bambaşka bir gezegene götürmeye çalışıyorsun. Ortaya çıkacak şey senin hayalini kurduğun şey. O yüzden ekiplerle çok iyidir aram. Ben onları çok severim, onlar da beni sever. Bir yönetmen bağırıyorsa kaybetmiştir. Otorite bağırmaz, olayın gerçekleştirilmesini sağlar. Bazı yönetmen yardımcılarım bir şey ters gittiği zaman çok korkunç baktığımı söylüyor ama (gülüyor). Çok sinirlendiğim oluyor hakikaten, ama bağırıyorsan bir şeyleri yanlış yapmışsın demektir.

Senaryolara başlamadan önce nasıl notlar alıyorsunuz? Sadece sizin anlayabileceğiniz şekilde mi yazıyorsunuz?

Kelebekler’de ‘çok da şey etmemek lazım’ ve ‘benzemekten korkmak’ üzerine çok fazla not almıştım. Benzemekten korktuğun şeysindir ya esasında. Hatıralar, hatırlamak ve öz propaganda üzerinde çok durmuşum. Çünkü kendim de hatıralar yaratıyorum kendime, benzer durumlarda nasıl davranacağımla ilgili yol gösterici oluyor. Ve propaganda yapıyorsun kendine, ‘sen böyle bir insansın’ diye. Anlattıkça yalan gerçek oluyor, sonra yalnız kaldığın zaman ‘bu yalandı’ demiyorsun. Tam da bunun üzerindeydi yazdığım şeyler. Ailen inandıkça var, inanmadığın zaman yok; sevgiye değil, sevildiğine inanmaya ihtiyacın var. Felsefi altyapıdan sonra bazı karakterler geliyor aklına, sonra diyorsun ki ‘niye böyle bir şey düşünüyorum’; ve fark ediyorsun ki o da başka bir parçayı tamamlıyor. O yüzden çok huzurlu oluyorum yazarken, muhabbet edebiliyorum kendimle.

Her filminizin bir çırpıda özetlenebilecek bir konuya sahip olması sizin için önem arz ediyor mu peki?

Evet, her filmimi bir cümlede anlatabilirim. Gişe Memuru, kutusundan çıkmaya çalışan bir adamın hikayesi. Sarmaşık, işlevini kaybetmiş bir otorite; gemi gitmiyorsa kaptan ne yapacak sorunu. Kelebekler, büyüyememiş insanların aile kurmaya olan inançları. O cümleyi demir atar gibi ortaya koyup filmi onun etrafına kuruyorsun. Bunu yaparken de aklıma gelen her şeyi yazıyorum, alakasız görünse bile o temayla bir bağlantısı vardır diye.

Ingmar Bergman ‘Filmlerim genelde kartopuyla başlıyor, döne döne çığ oluyor, bir süre sonra kartopunu ben bile göremez oluyorum’, diyor mesela…

Evet, ama sonuçta merkezde yine kartopu kalır. İşte o yüzden ‘ben bunu niye yazıyorum?’ diye sormak lazım.

Amerika’da süren bir tartışma var, Netflix ile alakalı. En son Alfonso Cuaron’un Roma filminin En İyi Film adayı olup olmayacağı konuşuluyordu mesela. Sizce filmlerin büyük ekranda izlenmesi önem arz ediyor mu?

Çok. Bütün ses tasarımı önemli, ama eninde sonunda küçük ekranlara gideceğimiz belli bence. Ama sinemaya gidip o özel anı insanlarla paylaşmak, sonra sinemadan çıktıktan sonra o halin devam etmesi, sinemadan çıkmış insan olma hali; kafanda tekrar tekrar filmi döndürmen, o an sadece onunla uğraşman, ses, renk, bambaşka şeyler.