“ Zor olan onurlu ölmek değil yaşamaktır.”

                                        – Roma, Açık Şehir –

 

Sinema dünyasında İtalyan sinemasının kayda değer bir yerinin olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. 1900’lü yılların başından itibaren bu alandaki üretkenliği ile başta Hollywood olmak üzere daha pek çok ülkenin sinemasına kafa tutmaktadır. Ancak ne yazık ki 1. Dünya Savaşı’nın başlaması ile beraber neredeyse durma noktasına gelmiştir.

Savaşta yaşanan onca acının ardından İtalyan sinemasında faşist yönetim gelene kadar bir suskunluk hakimdi. Faşist yönetimin, sinemanın kitleler üzerindeki etkisini anlaması çok uzun sürmedi. Bunun üzerine ise kontrol altında sinema üretimine hem izin verdi hem de teşvik etti. 16 stüdyosu bulunan “Cinecitta” adı ile dev bir kompleks kurdular. Bunun ardından “Centro Sperimentale” adı ile de büyük bir sinema okulu açıldı. Roberto Rosselini ve daha birçok ünlü yönetmen bu okulda okuyup, ustalaştılar. O dönemler de faşist yönetim kontrol altında tuttuğu sinema ile çeşitli propagandalar yapıp, aynı zamanda da insanları sadece eğlendiren, çeşitli duygusal etkiler yaratan “Beyaz Telefon Filmleri” adı verilen filmler yaptırtıyordu. Bu yapıtlarda her daim burjuva hayatı tasvir ediliyordu. Yönetimin içerisinde Mussolini’nin yükselişi ile beraber “Beyaz Telefon Filmleri” bir nebze olsun kenara bırakılıp, propagandaya ağırlık verilmiştir. Stüdyoyu kuran ve sinema okulunu açan da Mussolini’den başkası değil. Bu dönemde dışarıdan ithal edilen filmlere de çeşitli kısıtlamalar getirilmiştir. Dublaj olmayan filmlerin gösterimi yasaklanmıştır. Bunun sebebi ise tehdit oluşturacak herhangi bir diyalogu halka yansımasının istenmemesidir. Aynı zamanda dublajdan ve gösterimlerden kazanılan paralar da yeniden stüdyolara ve sinema okuluna aktarılıyor, böylece daha fazla üretimin yapılması sağlanıyordu.

Hitler’in Mussolini ile beraber saldırgan tavırları dünyayı yeni bir dünya savaşına itti. Bu savaş ile beraber halkın maddi ve manevi açıdan gördüğü zararlar oldukça üst seviyelere ulaştı. Yaşanan bunca şeyin sinemayı ve sinemacıları etkilememesi pek de düşünülesi bir şey değil. Dünyanın birçok yerinde bu iki büyük dünya savaşının etkileri sanatın her alanında farklı bir şekilde etkisini göstermiştir. Alman sineması bu dönemlerde dışarıya, çevreye yönelmek yerine bireyin içine yönelmiştir. Bu şekilde Alman Dışavurumculuğu oluşmuştur. Ancak İtalyan sinemasında etki aynı olmamıştır. Halkın yaşadığı acıları, yoksulluğu beyaz perdeye taşımak isteyen birkaç yönetmen İtalyan Yeni Gerçekçilik akımını başlatmışlardır.

 

Bu yeni akım faşist yönetimin kendi yetiştirdiği yönetmenler tarafından başlatılmış olup, “Beyaz Telefon Filmleri” adı altındaki yapıtlara karşı olarak üretilmiştir. Gerçeklik hissini arttırıp, filme daha nesnel bakılmasını amaçlayan akım kamerayı sokağa taşımış, amatör oyuncular kullanıp edebi konuşmaları senaryo dışına itmiştir. Her ne kadar daha önce Rus ve Alman sinemacılar benzer teknikler kullanmış olsa da Yeni Gerçekçiler bu teknikleri görsel anlatımların temel aracı haline getirmiştir.

Roberto Rosselini’nin yönettiği “Roma, Açık Şehir” adlı yapıt ise çoğu otorite tarafından bu akımın başlangıcı sayılmaktadır. Film de genel olarak İtalyan halkının Nazi askerlerine karşı direnişi işlenmektedir. Yönetmenin savaş üçlemesinin ilk halkası olan film, Yeni Gerçekçi sinemanın biçimsel özelliklerini ve özgün anlatım biçimini büyük ölçüde belirlemiştir. Filmin başlarında kullanılan siyah telefon dahi “Beyaz Telefon Filmleri” karşıtı olduğunu göstermektedir. Birkaç oyuncu haricinde tüm oyuncuların amatör olduğu yapım diğer savaş filmlerinin aksine bir kahraman yaratmadan direnişi anlatabilen nadir filmlerdendir.

 

Yapıtta yer alan bir sahnede Alman askerin kendi ağzıyla Nazilerin yaptıklarının yanlış olduğunu, başka insanlara zulmeden bir ırkın üstün ırk olamayacağını dile getirmesi de Yeni Gerçekçi sinemanın ilkelerinin belkemiği olabilecek yapıda bir repliktir. 1946 yılında gerçekleştirilen ilk Cannes Film Festivali’nde “Roma, Açık Şehir” filminin büyük ödülü alan filmler arasında olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

 

Filmin senaristi Zavatti Yeni gerçekçilik akımının ilkelerini şu cümleler ile dile getirmiştir; “ Her şeyi göründüğü gibi değil, olduğu gibi göstermek; kurmaca yerine gerçeği kullanmak; istisna olanı değil genel olanı kullanmak; insanın romantik düşleri ile ilişkilerinden çok, içinde yaşadığı toplumla ilişkilerini göstermek.” Daha onlarca başyapıt çıkartan bu akım daha sonraki yıllarda düşük bütçe ve düşük prodüksiyon ile çekilen filmlere yön vermiş, sinema tarihini derinden etkilemiştir.