Bu yazımızda, konum olarak gözbebeğimiz Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi üzerinde, Galatasaray Lisesi’nden Tünel’e ulaşılan yolun sol tarafında kalan dikkat çekici Saint Antoine (Sent Antuan) adlı kilisenin hikayesinden, başına gelenlerden söz edeceğiz. Hadi başlayalım!

Saint Antoine Kilisesi, oldukça dikkat çekici yapı mimarisiyle, gizem dolu bir yapıdır. Birbirinden farklı dini görüşlerin olduğu bu dünyada, bazı kesimler kendi kültürlerinin dışında bilgi edinmeyi yanlış bir hareket olarak yorumlarlar. Ancak bilinçli olmak, kendi benliğinizi koruyup kararlarınızı vermek sizin elinizdedir. Bu yüzden ne olursa okumanın, neresiyse gezmenin insana zararları değil faydaları vardır. Konu ne olursa olsun görüşünü koru, ancak farklı görüşlere kapalı olma! İşte bu yapı da insanı, gördüğü zaman kendine kayıtsız bırakmayan ve resmen içeriye davet eden, içinde merak uyandıran bir havaya sahiptir. Burası, Beyoğlu’nun sokaklarını arşınlarken, aslında pek çoğumuzun önünden geçtiği bir konumdadır.

Gelelim bu dikkat çekici kilisenin tarihine; 1230’lu yılların başlarına gittiğimiz vakitlerde rahipler, kurucuları Assisili Aziz Fransua adına, Galata civarında başka bir kilise inşa etmişlerdi. Bir mimarlık şaheseri olan bu yapı, o zamanlarda Latinlerin Ayasofya’sı olarak tanındı. 1300’lerde ise Rum kesimindeki ilk kiliselerinden uzaklaştırılan rahipler, Galata’da Aziz Fransua’da yer almakta olan kardeşlerine katıldılar. 1639 ve 1660 yangınlarında iki kere alevler içinde yanan ve yeniden kurulan, bütün çevresini içine dahil eden dev 1696 yangınından mucize eseri kurtulan Aziz Fransua Kilisesi, II. Mustafa tarafından camiye çevrilmişti. Bunun ardından rahipler, Pera’da bulunan küçük bir kır evine taşındılar. 1724 yılında Pera’da Aziz Antoine adına başka bir kilise inşa edildi ve tabii ki kutsandı.

Ancak gel gelelim ki 1904 yılında yapılması gereken yeni tramvay yolu için Aziz Antoine Kilisesi’nin yıkılması gerekmişti. Kaderine yenik düşen kilise için rahipler aynı cadde üzerinde kiliselerini kurabilecekleri bir alan aradılar. Yapılacak bu yeni kilise için kutsama 23 Ağustos 1906 tarihinde Mgr. Giovanni Borgomaneto tarafından yapılarak yeni kilisenin temeline ilk adım atıldı. 1907 yılında ise maddi kaynak yetersizliğinden çalışmalar yarıda kesildi ve iki sene sonra, 1910 yılının Ocak ayında kaldırım düzeyindeki inşaata yeniden başlayarak iki sene içerisinde yeni kiliseyi tamamlama şansı yakaladılar.

Aziz Antoine’ın naaşının Padova Bazikilası’nda bulunan yerine taşınmasının yıl dönümü olan 15 Şubat günü rahipler yeni kiliseye taşındılar ve ardından kilise kutsanarak ibadete açılmıştı. Kilise, 1932 yılında Papa XI. Pius tarafından onurlandırılarak bazilika düzeyine yükseltildi. Aynı zamanda St. Antoine Katolik Kilisesi, İstanbul’un en geniş cemaate sahip olan ve en büyük katolik kilisesi olarak kabul edilen yapı günümüzde de işlevine devam etmektedir.

Yapının; İstanbul doğumlu İtalyan Mimar Giulio Mongeri tarafından İtalyan Neogotik üslubunda ve betonarme olarak inşa edildiği bilinmektedir. Ayrıca yapının bulunduğu yerde daha önce Concordia adlı bir eğlence mekanının yer aldığı, mekanın daha sonralarda tiyatroya dönüştürüldüğü ve 1886 yılında Cafe Concert adını aldığını söyleyebiliriz. Kilise, özellikle de yapı malzemesinin rengiyle dikkat çekmektedir.

Bu tutunmak için epeyce mücadele veren savaşçı dev yapıya ismini veren Aziz Antoine’den bahsedecek olursak, 1195 yılında zengin ve görkemli bir ailenin ilk oğlu olarak Lizbon’da doğdu. Vaftiz olduğunda Fernando adını alan Aziz Antoine, okuma-yazma bilen oranının çok az olduğu bir dönemde okula gönderildi. Kaynaklara göre, zengin ailesi onunla daha fazla övünmek için oğlunun avukat olmasını istemiş fakat kendisi bunu istememekte direnerek mütevazı bir hayatın peşinde koştu. Çocukluğundan beri içinde beslediği inanç ve Tanrı sevgisi, onun geleceğini belirleyen en önemli etken olarak kabul edilmektedir.

Bir efsaneye göre Aziz Antoine, Lizbon Katedralinde şeytanın varlığını hissetmesi üzerine yere bir haç çizerek onu katedralden kovmuştur. On beş yaşına geldiğinde ise her şeyi arkasında bırakarak oturduğu sarayı terk edip Lizbon yakınlarındaki bir manastıra girerek kendini geliştirdi ve Avrupa’nın önde gelen bilim adamlarından birisi oldu. Ailesi ve arkadaşları onu geri dönmeye ikna etmek için manastırda sürekli rahatsız ettiği için Portekiz’in o zamanlardaki başkenti Coimbria’da ki başka bir manastıra giderek yirmi beş yaşında papazlık rütbesini aldı. Antoine, Katoliklikten sapmış kişileri Tanrı’nın yoluna döndürerek kötü Hristiyanları İncil’e göre yaşamaya yöneltti. 13 Haziran 1231 Cuma günü Antoine’ın fani hayatının son günüydü. Bilinçli bir şekilde ruhunu Tanrı’ya teslim ettiğinde otuz altı yaşında olarak kabul edilmektedir.

Başlarken söylediğimiz gibi… Hangi dini inanca sahip olursanız olun; kapısından adım atacağınız bütün dini yapılarda hissedeceğiniz duyguların tarifini yapmak çok zor olacaktır. O yüzden fikir ayrılıklarından çok hissetmeye, öğrenmeye önem vermenizi ufak bir tavsiye olarak belirterek yazıyı sonlandırıyoruz. Sevgilerle!

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here