Hiçbir şey kendi kendinin nedeni olamaz, çünkü nedenin kendisi oluşandan öncedir.

Farabi

                                                                                                Ortadoğu’nun yıkım ve gözyaşlarıyla anılan tarihinde parlayan 700-1200 yıllarını içine alan bir akımdan bahsedeceğiz; İslam Felsefesi. Batı felsefesini Grek Felsefesi‘nden daha fazla etkilemiş ve yaratıcılığıyla İ.Ö. 7.- İ.S.6. yüzyıllarda dikkat çekmeye başlamıştır. Salt kendine ait bir düşünce sistemi olmamasının yanında eklektik özelliği İslam dini ve Grek düşüncenin bir araya gelişiyle ortaya çıkmıştır. Müslüman filozofların; Platon, Aristoteles, Pythagorasçılık, Yeni Platonculuk gibi Yunan filozofların düşüncelerinden yola çıkarak oluşturdukları bir sistemdir diyebiliriz. Genel olarak Müslümanların gerçek, iyi, başlangıç, son gibi kavramlara ilişkin görüşlerini kapsar.

Ege merkezli olarak beliren felsefenin, zamanla Ortadoğu’ya yöneldiği, bilim ve teolojiyi de kapsayarak birikimli bir akım ortaya koyduğu görülmüştür. İslami felsefenin oluşumunda kültürel birikimi ve yöneticilerin yönetim yapısıyla ilgili tutumlarını yaşatan kentler de etkili olmuştur. İslam’la tanışma ve düşünce yapısının oturmasında bu kentlerinde düşünsel bağlamda gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın bu dönemde göç hareketleriyle boğuşması, politik baskılar gibi nedenlerle önemli düşünürlerin çoğu Ortadoğu’ya göç etmiştir. Bunun sonucunda Atina Okulu‘nun da kapanması üzerine Yeni Platoncu’luğun önemli temsilcileri Damascius ve Simplicius, Sasani şehri olan Cündişapur‘a gitmişler ve bölgeyi felsefe ve tıp merkezi haline getirmişlerdir. Aynı şekilde Platonculuk, Aristotelescilik ve Pythagorascılığı birleştiren bir bakış sunan Plotinus, Porfirius ve Jamblikus da İskenderiye’de akımı başlatanlardandır. Arap Yarımadası’na baktığımızda ise Hz. Muhammed’in aşiretlerin birliğini sağlayarak İslam devleti altında birleştirdiğini ve fetihlerle bir çok kenti (Mısır, Şam, Bağdat, Antakya, Harran, Urfa, Kinnesrin, Nusaybin) düşünsel merkez haline getirdiğini görüyoruz.

İslam felsefesinin hazırlayıcı koşullarından sayılan çeviri hareketleri de bu kentlerin çoğunda uygulanmıştır. Süryanice bilenler Yunanca eserleri çevirmiş devamında Süryanice ve Yunancadan da Arapçaya çeviriler devam etmiştir. Geniş çapta devam eden bu çeviri hareketleri 8. yüzyılın ortasından 10. yüzyılın sonuna kadar sürmüştür. Fetihler sonrası gizemli, ve metafiziksel olguların tartışıldığı bir coğrafyayla karşılaşan Araplar, İslam’ı egemen kılmanın öncelikle bu bölgede yer alan kültürel birikimi özümsemekle gerçekleştirilebileceğini düşünmüşler ve böylelikle İslam teolojisinin de başlamasını sağlamışlardır.

Kuran’ı Kerim hakkındaki kavramsal çalışmalar olarak bilinen Kelam, bu teolojik uğraşlar sonunda şekillenmiştir. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ortaya çıkan kargaşa ortamının, Kuran’da yazılanların yorumlanmasıyla, yani Kelamla bir çıkış yolu yaratılmıştır. Kelam, yorumlama ve tartışa geleneği özelliği taşımasından adalet, hukuk, hak gibi konuların da tartışılmasına olanak sağlamıştır.

Yeni Platonculuk, Kelamdan felsefeye geçişte İslam düşüncesini etkileyen en önemli akım olmuştur. Plotinus ve öğrencisi Porfirius’un önderliğinde gelişen akım, tekçi bir felsefeyi savunur. Akıma göre mutlak varlık, önce nous (akıl) biçimindedir. Sonrasında türüm yoluyla bütün var olanlar ortaya çıkmışlardır. Bu noktada İslam’da Tanrı anlayışı, Yeni Platoncu hareketle yakından ilişkilidir.

İslam Felsefesi’ne göre akıl varlığı kuşatamadığından ötürü, kendinden başka bir şeyle tanımlanamaz. Dolayısıyla varlığı tanımlamaya gerek yoktur. Bu konuda Farabi varlık için tanımlanamayacak bir açıklıkta olduğunu söyler. Onun sadece temel unsurları olan cevher, araz, madde, suret, kuvvet, fiil, hareket ve sükunet aracılığıyla bahsedilebiliriz. Her mevcut şeyin ya bir madde ya da suretten meydana gelir. Madde şeyin kuvvet, suret ise fiil halidir. Fiil ise varlığın hareketliliğini gösterir.

İslam filozofları Tanrı’nın dışındaki tüm varlıklar için özün vücuttan önce geldiğini ve bunun her şeyin yaratılmış olduğunun kanıtı niteliğinde olduğunu belirtirler. Nitelikler ve özler zihinsel olmakla kalmaz aynı zamanda somut yani duyusaldırlar da. Ancak Tanrı söz konusuysa varlık veya öz ayrımı yapmazlar. Tanrı’nın tek mahiyeti zorunluluk yani vacib-ül vücud olma durumudur. Buna karşılık varlık ise zorunlu ya da yaratılan varlık konumundadır.

Dehriyye

Evrenin yaratıcı olmaksızın, salt ezeli ve ebedi olduğunu savunur.  Dehr terimi mutlak zaman anlamına gelir. Dünya dışında bir gerçeklik olmadığını, yalnızca evrenin kalıcı olduğunu söyler. Önemli bir dehriyyeci filozof olan İbnü’r Ravendi’ye göre doğa varlık verene, zaman ise yok edendir. Zamanın evrendeki konumu oluş-bozuluş döngüsünü sağlamasıdır.

Tabiatçılar

Dehriyye’den farklı olarak bir yaratıcıyı benimserler ve doğa metafiziği yapan bilim adamlarına denk düşerler. Önemli isimlerinden biri olan Geber (Cabir Hayyan) kimyanın kurucu ismidir. Razi ise hekim ve filozof olmasının yanında aklı vahyin önüne koyar. Sıkı bir Aristoteles karşıtıdır. Razi’ye göre, evreni meydana getiren beş öğeden biri olan Tanrı, kalan dört öğe ruh, madde, yer ve zamanı evreni yaratmak için kullanır. Evrenin kök öğelerini hep varolanlar olarak görmesinden ötürü Sokrates öncesi filozofları hatırlatır.

Meşşaiyye

Aristoteles’in yürüyerek ders verme tarzını benimseyerek oluşan meşşailik, kelime anlamı olarak yürüyüş anlamına gelir. Önemli isimleri arasında Kindi, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Bacce ve İbn-i Rüşd sayılır. 9. yüzyılın ortalarında kurulmuş, metafizik ve mantığı temele almıştır. Yunan felsefesinin tanımlayıcıları olmalarının yanında felsefeye kendi yorumlarını da katmışlar, Platon ve Yeni Platonculuğu da önemsemişlerdir.  Yaradılış inancında Aristoteles’den farklı olarak, evrenin yaratılmış olduğuna inanmışlar yani evrenin ezeli olduğu inancını reddetmişlerdir.

İhvan-ı Safa

Temizlik Kardeşleri olarak tanımlanan İhvan-ı Safa, kimlerden oluştuğu bilinmeyen, Yeni Platoncu görüşü benimseyen düşünürleri kapsar. Resail isimli ansiklopedik eserleri bulunur. Dini her türlü araçsallıktan uzak ele alırlar. Tüm düşüncelerin olumlu yönlerini benimseme tutumunda olup, kendi dönemlerine kadar olan düşünsel mirasların tümünü sahiplenirler.

İşrakkiyye

Kökü “şark” kelimesine dayanan işrak kelimesinden türeyerek güneşin ışık yayarak doğması anlamına gelir. Önde gelen temsilcisi Sühreverdi’dir.  İçe bakışla elde ailen bilgi anlamına gelen işrak, dinin buyurucu yaklaşımının yerine daha sezgiselliğe dayanan bir kavrayışı benimser.  Pythagoras, Platon, Aristoteles ve Zerdüşt öğretilerinden izler taşır. Hakikatın akılla değil, içe dönük bir keşif/aydınlanmayla elde edileceğini savunur. Bu yönüyle tasavvufi düşünceyle bağdaştırmak mümkündür.  Sühreverdi Aristoteles mantığını reddederek, hakikatin kalpte aniden meydana gelmesiyle perdelerin kalktığını ve sırra bu sezgisel güçle ulaşılabileceğini savunur.

İslam Felsefesi tüm bu dallarıyla birlikte düşünüldüğünde değişmeyen tek noktanın Tanrı’dan ayrılmama çabası olduğu görülür. Yunan ve Süryanice yapılan çeviriler ve yorumlamalar sonucu özgün bir felsefi düşüncenin ortaya çıkması, Yunan felsefesinden ayrı kendine has bir yol çizmiş olmasının göstergesidir.

Kaynak: 1

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here