Meşşâîlik, İslam felsefe tarihinde felsefeyi ve filozofların öne sürdüğü bir takım düşünce ve fikirleri İslam dini çerçevesinde ve çizgisinde inceleyen Aristocu felsefedir. Meşşâîler, İslam’ı merkeze alırken Aristoteles mantığını kullandıkları için Aristocu felsefe adı da verilmiştir. Meşşâîliğin neye dayandığına dair üç farklı görüş vardır diyebiliriz. Meşşâîlik, felsefi sorunlar ve kavramların bir kısmını Yunan-Helenistik felsefeden derlediği için onun yalnızca Yunan-Helenistik felsefenin bir parçası olduğunu iddia edenler olmuştur. Bunun yanında Yunan-Helenistik felsefesinin bir parçası olmayı bile çok görmüş ve onun Yunan-Helenistik felsefesinin bir nakledicisi olduğunu söyleyenler olmuştur. Meşşâîlik hakkında son iddia ise, Meşşâî filozofların fikir ve düşüncelerine bakıldığında Yunan-Helenistik felsefe ile yapılan eleştirilerin hiçbirinin geçerli olmadığını söyleyenlerdir. Gerçekten de Yunan-Helenistik felsefe ve Meşşâîlik karşılaştırıldığında benzerliğin olduğu görülür ancak ‘bir parça olma’ veya ‘nakledici’ olma durumu söz konusu değildir.

Meşşâîlik akımının en önemli temsilcileri Kindî, Fârâbî, İbn Sinâ ve İbn Rüşd’dür. Bu dört filozofun temsil ettiği bu akım Aristoteles’in Arapça’ya çevrilen kitaplarından büyük ölçüde yararlanmıştır. Meşşâî filozoflarının büyük çabası genel olarak Aristoteles ve Platon felsefelerini uzlaştırmak olmuştur.

İslam fikir dünyası felsefe ile ilk karşılaştığında onu hemen benimsememiş ve hatta felsefeye karşı biraz temkinli yaklaşmıştır. Hal bu olunca felsefeyi İslam dünyasına ısındırma işini Meşşâî filozoflar üstlenmiştir. Bu amacı taşıyarak bu hususta birtakım açıklamalar yapmışlardır. Meşşâî filozofların yaptıkları açıklamalardan en dikkat çeken “nahiv” örneği olmuştur. Buna göre, Hazreti Peygamber döneminde bir bilim olarak sistemleşmemiş olan nahiv o dönemde kullanılmaktaydı ve nahiv ilmi Hazreti Peygamber’in vefatı sonrasında bir bilim haline gelmişti. Ancak buna rağmen yinede bidat olarak sayılmamış ve kabul edilmiştir. Meşşâî filozoflar bu örnekten yola çıkarak felsefenin de bidat olmadığını savunmuşlardır.

Felsefeyi İslam toplumuna meşru olarak kabul ettirmenin bir yolu da onun ne olduğu ile ne işe yaradığı sorularına mantıklı cevaplar vermekten geçer. Bu bağlamda Meşşâî filozoflar felsefenin tanımını hem teorik hem de dini-pratik açıdan ele alarak yapmışlardır. Buna göre felsefe, teorik olarak ”insanın, varlıkların hakikat, mahiyet ile sebeplerini bilmesi” ve pratik olarak ise ”davranışlarının gücü yettiği ölçüde Allah’ın fiillerine benzemesidir.” Bu bağlamda Meşşâî filozoflar felsefenin teorik amacının var olanlar üzerinde bilgi edinip düşünerek bunların yaratıcısı olan Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kanıtlayıp kavramak olduğunu, pratik amacının ise hukuka ve ahlaka uygun davranışlar sergilemek olduğunu söylemişler ve savunmuşlardır.

Meşşâî filozofların önemli bir diğer özelliği ise onların bilimlere yaptıkları sınıflandırmadır. İslam kültür dünyasında bilimler, dinî ve aklî olmak üzere iki kategoriye ayrılmıştır. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimler dinî ilimlerin; tabiat bilimleri, tıp, astronomi, felsefe gibi ilimler ise aklî ilimlerin dallarını oluşturmaktadır. Meşşâî filozoflar bilimler tasnifini dinî ve aklî ilimler ayrımına dayandırmamışlardır. Meşşâî filozofların büyük önem verdikleri Aristoteles bilimleri; teorik, pratik ve üretime dayalı olarak üçe ayırmıştı. Ancak buna karşın Meşşâî filozoflar bilimleri; teorik ve pratik olmak üzere iki bölümde incelemişlerdir. Onlara ve yaptıkları ayrıma göre matematik, tabiat bilimleri ve metafizik nazari/teorik; ahlak ile siyaset ise pratik bilimleri meydana getirmektedir.

İslam felsefesinin teorik ve pratik vechesinde Meşşâî filozoflar eleştiri ve sorulara çözümler getirmiş, fikirler üretmişlerdir. Biz şu an için bunlardan ancak bir tanesini incelemeye tabi tutarak ”Allah’ın Varlığı” konusunda Meşşâî filozofların kanıtlarına bir göz atalım. Allah’ın varlığını kanıtlama hususunda Kur’an’ın yaklaşımı, Meşşâîler için iyi bir örnek olmuştur. Meşşâî filozofların Allah’ın varlığı konusundaki en önemli kanıtları ontolojik kanıttır. Bu delile göre varlık kavramı; zorunlu, mümkin ve imkansız olmak üzere üç ilişki çerçevesinde ele alınır. İmkansız terimi, varlık alanında gözükmesi mümkün olmayan kavramları dile getirmek için kullanılır. Buna göre dış dünyada yalnızca mümkin veya zorunlu varlıklar bulunur. Meşşâî filozoflar bir süre var olup daha sonra ortadan kalkan varlıklar için mümkin kavramını kullanmışlardır. Çünkü etrafımızı gözlemlediğimizde görürüz ki birtakım varlıklar bir süre sonra ortadan kalkarlar. Eğer bu varlıklar zorunlu varlıklar olsalardı, ortadan kalkmamaları gerekirdi. Öte yandan Meşşâîlere göre dünyadaki hiçbir mümkin varlık kendiliğinden var olamaz. Bunlar ancak bir başka varlığın kendilerinin sebebi olması ile varlık kazanırlar. Bir mümkin varlığın var olabilmesi için zincirin başına dönülmeli yani bir mümkin varlığı meydana getiren artık kendisi mümkin bir varlık olmayan bir başka varlık türü vardır ki bu da zorunlu varlıktır. Zorunlu varlık, var olmaması mantıksal bir çelişki doğuran varlıktır. Çünkü zorunlu varlık, diğer tüm varlıkların meydana gelmesinde kendisine dayanılan sebeptir, en gerçek varlıktır. Meşşâîler zorunlu varlığın Allah olduğunu söyleyerek Allah’ın varlığını kanıtlamışlardır.

Meşşâî filozoflar İslam felsefe dünyasında daha bir çok konuya açıklık getirmiş ve eleştirilere yanıtlar vermişlerdir. Felsefenin İslam’a kazandırılmasında ve felsefe dünyasında İslam’a karşı yöneltilen eleştirilere deliller getirme konusunda önemli bir akımdır. Tüm bunların yanında aynı zamanda Meşşâî filozoflar İslam’ın İslam coğrafyası dışında tanınmasına da katkı sağlamışlardır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here