Merakınızın sınırları hakkında hiç düşündünüz mü? Bir merak uğruna en fazla ne yapabilirsiniz, ne kadar büyük fedakârlıkları göze alabilirsiniz? Kendinizi hiç materyalist veya septik olarak nitelediğiniz oldu mu? Bu sorulara vereceğiniz cevapları iki kere düşünmenizi tavsiye ederim, çünkü şimdi sizlere gerçek bir materyalist ve septik olan Beşir Fuad’dan bahsedeceğim.


Beşir Fuad, kendi intiharını büyük bir soğukkanlılıkla planlamış ve yine hayrete düşürecek bir metanetle yazıya geçirmiş bir edebiyatçı olarak tüm dünyaya eşi benzeri olmayan fakat biraz da hüzünlü bir ”deney mirası” bırakmıştır. Bizlere de ölümle hayat arasındaki o sürece uzaktan da olsa bakma şansı vermiştir.

1852 yılında İstanbul’da doğan Beşir Fuad, iyi bir eğitim alarak bir süre askerlik yapmıştır. Daha sonraları askerliği bırakıp, kendisini tamamen yazın hayatına adamıştır. Varlıklı bir aileden gelmesine karşın, annesinin şizofreniye yakalanıp ölmesinin kendisinde yarattığı etki ile alkol ve kadınlar hayatına hâkim olmuştur, bu sebeple de maddi darlığa düşmüştür.


Hem annesi gibi hastalığa yakalanıp delirerek ölme korkusu hem de maddi sıkıntısının büyüyeceği bilinci ile intihar etmeye karar vermiştir. Bu intiharı da ölüm süreciyle ilgili bilgileri geride kalanlara bir miras olarak bırakabilmek adına çabuk bir ölüm şekli yerine uzun sürecek bir yol seçmiştir. Bu düşüncesini de zaten daha önce arkadaşı olan bir diğer edebiyatçı Ahmet Mithat Efendi ile bir mektubunda şu sözlerle paylaşmıştır:

“İntiharımı fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahalde cildin altına klorit kokain şırınga edip buranın hissini iptal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim. Kan akmakta iken her zaman şiryanı sıkıca tutarak vesair tedbire müracaat ederek muhafaza-i hayat mümkün olduğu halde azmimden nükûl etmeyeceğim!
Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edilince, onu menetmek ihtiyarı elden gider.”

35 yaşındaki Beşir Fuad, annesinin ölümünden sonraki 4 yıllık yoğun yazın hayatı sonrasında 1887 yılında kararını hayata geçirme gayesi ile gece evine gelip odasına kapanmış ve bir miktar uyuşturucu alarak kendisine ait neşterle bileğini kesmiştir. O sırada hissettiklerini bıraktığı ve bazı kaynaklarda kendi kanı ile yazdığı iddia edilen mektupta yazmıştır:
“Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı…”

Yaşadığı dönemde pozitivist fikirleri, ileri derecede yabancı diliyle yaptığı dünya yazarlarına ait kitapların çevirileri ve bu yazarlar hakkındaki değerlendirmeleri pek rağbet görmeyen, ne halka ne de edebiyat çevrelerine etki edemeyen bu yazarın intiharı; intiharın pek de yaygın olmadığı Osmanlı’da haberin gazetede yayımlanmasının ardından bir intihar salgınına sebep olmuştur. Bu salgın sebebi ile gazetelerde intihar haberlerinin yayımlanması 6 ay süreyle yasaklanmıştır.

İşte döneminde pek de dikkate alınmamış, göz ardı edilmiş ve hatta alaya tabii tutulmuş büyük bir edebiyatçının ölümünden bile topluma fayda sağlama isteği ile gerçekleştirdiği intiharın öyküsü böyledir. Aslında bu ”ancak ölümünden sonra etki bırakabilme” meselesi bize uzak bir mesele değildir, günümüzde de buna örnek çok fazla sanatçımız vardır. İnsanları anlamak için ölmelerini bekliyor gibiyiz, gerçi anladığımızdan da şüpheliyim; biraz gösteriş yapıyor gibiyiz ya neyse… Dilerim ki insanlar birbirlerini hayattayken dinlemeleri ve anlamaya çalışmaları gerektiğini idrak eder, artık mezarda olan birine ”hak teslimi” yapmazlar.

Kaynaklar: 1,2,3

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here