Felsefe hakkında konuşmak, bir nevi özgürlük bilinci ve tarihi hakkında konuşmaktır; çünkü felsefe tarihi ve özgürlük tarihi doğrudan orantılıdır. Bu sancılı tarih sürecince özgürlük kavramı daima bir tartışma konusu olmuş, hatta kimi zaman en popüler ve güncel konu haline gelmeyi başarabilmiştir. Varlığın tanımlanması ile ortaya çıkmaya  hak kazanan bu kavram tüm kronolojik döngü boyunca uğruna savaşılacak bir değer olarak görülmüştür.

”Varoluşçuluk Hümanizmdir” konuşması ile varoluşçuluğu büyük bir kitleye tanıtan Jean Paul Sartre’da, özgürlük-varoluşçuluk bağdaştırmasını yaparak birey özgürlüğü üzerine olan fikirlerini açıkça belli etmiştir. Sartre’ın en önemli metinlerinden biri olarak kabul edilen bu konuşma hem tüm dünyada çok büyük yankı uyandırmış, hem de felsefe dünyasına bambaşka bir bakış açısı kazandırmıştır. Konuşma kısa bir süre sonra kitap haline getirilmiş ve varoluşçuluğun en net tanımlarından biri olarak raflarda yerini almıştır.

Varoluşçuluk; Weil’e göre bir depresyon işareti, Mounier’a göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunalım, Banfi’ye göre pesimizm, Marcel’a göre özgürlük, Foulquie’a göre ise bir saçmalık felsefesidir. Bu gibi tanımları koyan filozoflar elbette eleştirilerini destekleyecek diyalektik cevaplar yazmış, hatta sözlü olarak bile tartışmıştır.

Varoluşçuluk Sartre’ın tanımının aksine tamamıyla bireycilik midir? Hümanizm ve bireycilik birbirine zıt kavramlar mıdır? Varoluşçuluk eleştirilerinin temel bireyciliğe mi dayanır?

Kimi filozoflar, varoluşçuluk kavramının makinecilik ile ortaya çıktığını düşünmektedir.  Makineciliğin topluma getirmiş olduğu kolaycılık ve üretim düzeni insanı nesneleştirmek ile beraber aynı zamanda kişisel kazanç bağıntısı ile de tedirgin eder. İnsan zamanla bu tedirginliğe alıştığı için nesneleşmeyi de normal görmeye başlar, yani özne olduğunu unutmaya başlar. Zamanla kişinin kendi benliği ile bir yozlaşma yaşamasına sebep olan bu durum, yalnızca varlığın değil; özün de değerini yitirmesi ile insanı tamamen kendisinden uzaklaştırmış olur. Makineciliğin ve endüstriyelliğin insan ruhuna aykırı olduğunu açıklayan en kısa tezlerden biri de budur.

Varoluşçu filozoflara göre ise bu yanlıştır. Bireyin özne olması ve özgürlüğü doğrudan orantılıdır; çünkü kendine özneliğinden başka bir görev verildiği zaman ”birey olma” özgürlüğü elinden alınır. (Bu da özgürlüğün en temel gereksinimidir.) Üretmek ve tüketmek tam olarak özün sahip olduğu değerler olduğu için kişinin kaderine ya da seçimlerine herhangi bir etki etmez. Kaderini kendisi seçen bireyler aynı zamanda yozlaşmayı ya da özünü reddetmeyi de kendisi seçer. Tam bu noktada ise varoluşçuluğa büyük bir eleştiri gelmektedir. Sosyal, coğrafi, gelenekse, ekonomik kaderi reddetmek kimi filozoflara göre gerçeği reddetmek ile aynıdır.Tüm bunları reddeden varoluşçular, kişinin seçim yaparken hiçbir gerçekten etkilenmeyeceğini ve tüm seçimi kendisi yapacağını iddia eder. Özgür ahlakı, varoluşçuluğu reddeden filozoflara göre yalnızca büyütülmüş bir iyimserliktir, çünkü bütüne değil de yalnızca parçalara bakıldığında “koşullar” ve “dogmalar” görmezden gelinir.

Özgürlük yolunda yapılan tüm savaşlara karşın, felsefe hiçbir zaman şiddete başvurmadan dünyayı etkileyen nadir silahlardan birisidir. Bu yüzden olacak ki, varoluşçuluk yalnızca ortaya atılmış bir tanım değil; aynı zamanda barış yolunda imzalanan antlaşmalardan birisidir.

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here