İnsanın ömrü boyunca yakasında bir atkı gibi takılı kalacak ve zaman zaman boğazını intihar potansiyeliyle sıkabilecek tek his; endişe. Sylvia’yı bir fırına yürüten, Zweig’ı ve Lotte’yi hüzünlü bir fotoğraf karesine sıkıştıran ve Kierkegaard’ın hayatı boyunca başının üstünde taşıdığı siyah bir bulutun kaynağı olan endişe..

2013’te vizyona giren, senaryosu ve yönetmenliği Onur Ünlü’ye ait ”Sen Aydınlatırsın Geceyi”, Euripides’in ”İnsan endişeden yaratılmıştır” sözüyle başlar. Birçok duygu, düşünce ve yetiyle varlığını sürdüren insanın kendi içinde bir erginliğe ulaşmasının yolu çoğu zaman korku ve endişeden geçer. Zira ardı arkası kesilmeyecek sorular bu şekilde doğar. Benlik ve varoluş amacına yönelik olan bu sorular hiçbir zaman tam anlamıyla bitmez, hatta azalmaz da. Gizli bir tutku olarak yaşama tutunmanın ağır istenci, endişelerle harmanlanarak her daim yeni sorular türetir. İleride huzurlu olacak mıyım? Beni sevecekler mi? Bana yalan mı söyleniyor? Savaş bitecek mi? Canım yanacak mı? Eğer endişe bir kulağa cevabı duyamayacak kadar baskı yaparsa, insan vazgeçecektir.

”İnsanın endişeden yaratıldığına inanıyorum, evet. Dünyada olmamız kendi başına bir endişe sebebi. İnançlı olsan da inançsız olsan da öyle. İster Allah’a inan, istersen çay bardağına. İnan ya da inanma. Kim olursan ol, sürekli bir endişe tarafından kemiriliyorsun. Bu temel durumumuz ve bunu hiçbir zaman aşamayacağız.” -Onur Ünlü

Geriye dönüp bakacak olursak iki büyük endişe cephesi gözümüze batacaktır; Zweig ve Kierkegaard.

19. yüzyılda dindar bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelen Søren Kierkegaard, bir teolog ve filozoftu. Babasının baskısı ile katı bir din anlayışı içinde yetişen Kierkegaard’ın hayatı, başından sonuna kadar ona miras kalan ‘endişe’ adında sabit bir çemberle sarılıydı. Önce annesini, dört yıl sonra babasını ve daha sonra beş kardeşini birden kaybetti. Bu trajedinin ardından Kierkegaard büyük bir servete sahip oldu. Artık elinde bir miras, hayatında endişe ve kalbinde nişanlısı Regine Olsen vardı… Fakat bu servete rağmen onun için yazı yazmak, bir aile kurmak için yeterli değildi. Her an etrafında dolanan endişeleri galip geldi ve Olsen’dan ayrıldı. Kısa bir süre sonra Olsen başkasıyla evlendi ve Kierkegaard’ın henüz 42 yaşında hayata veda etmesini sağlayacak endişeler Kopenhag sokaklarına dağıldı. Kierkegaard aslında çemberin ta kendisiydi.

19. yüzyıldaki bir diğer cephe ise Yahudi bir ailenin çocuğu olan ünlü yazar Stefan Zweig. Hayatının bir döneminde endişeyi tabiri caizse iliklerine kadar yaşayan Zweig, bu dönemde dünya harbine tanık oldu. Durgun ve zarif kişiliğine karşın 1933 yılında Nazilerin kitaplarını yakmasıyla yoğunlaşan endişe, onu henüz savaş bitmeden karısı Lotte ile faşizmin egemen olacağı korkusuyla intihara sürekledi.

Kaygının tek başına yarattığı kaos ve mutsuz sonlar bir yana, unutulmamalı ki bu sonları biliyor olmamızın tek sebebi de kaygının ta kendisidir. Çünkü endişe yüzyıllardır görüldüğü üzere aynı zamanda sanatın ve felsefenin motivasyonudur. 20. yüzyıl felaketleriyle tam olarak bir vahşet yüzyılıydı. Fakat aynı zamanda sanat ve felsefe adına bir altın çağ olarak görülüyordu. Şüphesiz ki bu yüzyılda hayatına kendi isteğiyle veda eden birçok sanatçı, gözlerini kapamadan önce kaygısını sanatıyla yoğurdu ve geriye unutulmaz eserler bıraktı.

Dünyada bulunmak endişeye sebebiyet verir. Bütün filmlerin başına yazılabilir bu söz. Bütün kitapların. Hatta fırınların, bakkalların, mezarlıkların. Saunaların bile… Eğer buradaysak, ne olacağıyla; hatta şu ana kadar ne olduğuyla ilgili sürekli bir şüphe hâli içinde oluruz. Aramızdan çok azı bu şüpheyi asıp sükuna erebilir.  -Onur Ünlü

Kaynak: 1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here