“İnsanlar plan yapar, Tanrı güler.” derler. Hepimizin zaman zaman kurduğu “keşke yurt dışında yaşasam” hayalleri plan halini aldığında, bizim de İngiltere maceramız başlamış oldu bir nevi. Süreç nasıl gelişti, nerelere savrulduk, öncesi ve sonrası hakkında yaşadıklarımızı ve şahsi fikirlerimizi bu yazıda bulabilirsiniz. 

İNGİLTERE’YE TAŞINMANIN BİRİNCİ EVRESİ

Hikaye aslında eşime gelen bir iş teklifi ile başlıyor. Uzun süredir çalıştığı bölümün satılması, bizim için baya da sürpriz olan bir fırsat oldu desek yeridir. Ofisin Adana ya da İzmir’e taşınacağı konuşulurken, Cambridge ofisinin teklif edilmesi ve bunu kabul etmemiz ile İngiltere maceramız başladı. Başladı derken, lafın gelişi tabi… Bu teklifin kabulünün ertesi yaklaşık bir sene kadar daha bekledik, orası ayrı.

Yazının başında kısa bir not olarak belirtelim, İngiltere’ye gidiş için aldığınız vizeye göre birçok şey farklılık gösterebilir. Biz 5 yıllık çalışma vizesi ile gittik ve aşağıda anlattıklarımızın bir bölümünde de bunun faydaları oldu açıkçası… Özellikle son dönemde popüler olan Ankara Anlaşması ile gidilirse neler yaşanır, nasıl bir süreçten geçilir, açıkçası bunun hakkında pek bir fikrimiz yok.  Fazla da uzatmadan devam edelim… Kağıt kürek işleri bittikten sonra, şirket neleri karşılıyor, neler üzerimize yıkıldı onların planı yapıldı ve uzun maliyetli bir süreç başladı. Eşimin şirketi bizim göçmenlik sürecimizi ve eşyalarımızın İngiltere’ye taşınma sürecini finanse ediyordu. Normalde eşyaları götürmek oldukça maliyetli olacaktı ancak neyse ki biz bu konuda şanslıydık. Göçmenlik işlemleri de oldukça uzun sürdü. Zaten en başında belirtmek gerekir, İngiltere’de işler o kadar yavaş işliyor ki, isyan etmemek için zor tuttuğumuz oldu kendimizi.

Eşyalarımızı nakliye firmasına teslim ettik, vizelerimiz çıktı ve tası tarağı toplayıp İngiltere yollarına düştük. Pasaport kontrolünde “others” bölgesini takip ederek pasaportlarımıza ilk damgayı vurdurduk ve ilk elin günahı olmaz diyerek taksiye atlayıp Cambridge’e doğru yola çıktık. Otele yerleştik, etrafa alıştık. Eşim işe başlamadan önce bir hafta boş vaktimiz vardı ve biz de ev bakmak istedik doğal olarak.

İNGİLTERE’DE EV KİRALAMA SÜRECİ

İngiltere elbette Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinden biri ancak bazı konularda hayatın yavaş ilerlediği gerçeği var. Bunu olumsuz olarak söylemiyorum çünkü hayatları boyunca Türkiye’deki gibi bir koşturma, bir telaş içerisine düşmemişler. Ev kiralama sürecinde de dikkatimizi en çok çeken şeylerin başında, bize çok garip gelen sakinlik ve yavaşlık olmuştu.

Öncelikle İngiltere’de, Cambridge’de Türkiye’deki gibi bir emlakçının kapısından kafanıza göre girip, “Bize uygun ev gösterir misiniz?” deme gibi bir şansınız çok az… Belki daha küçük lokasyonlar için farklıdır ancak ben Cambridge’de böyle bir şey görmedim. Emlak ofislerinin web sitelerine girip beğendiğiniz evler için bu ofislere mail atmanız gerekiyor. Bu işlemi telefonla da yapabiliyorsunuz ama biz mail yoluyla halletmeyi tercih ettik. Daha sonra emlak ofisinden bir görevli sizinle iletişime geçiyor. Size bir takım sorular soruyorlar; evli misiniz, sigara içiyor musunuz, hayvan sahibi misiniz gibi. Bu sorulara verdiğiniz cevaplar sonrasında sizi evleri görmeye götürüyorlar.

Bu arada fark ettiyseniz henüz evler nasıl, neye benziyor gibi konulara girmedim. Ona biraz sonra özel bir paragraf açmak şart çünkü alıştığımızdan çok daha farklı…

BİR NEVİ AÇIK ARTTIRMA

Evi gördükten ve beğendikten sonra işler yine kağıt üzerinde devam ediyor. Biz beğendik, tutuyoruz diyemiyorsunuz. Kira için teklifinizi yine internet üzerinden yapıyorsunuz ve burada ev için belirlenen kiradan daha düşük bir teklif yapma şansınız da var. Bunu bize emlakçı söylemişti. Diyelim ki evin kirası 1100 pound, ancak siz 1000 poundluk bir teklif yapabiliyorsunuz. Burada iki kritik nokta var. Evi kaçırmamak için belirlenen kiradan daha yüksek bir teklif yapma şansınız yok. İkinci nokta da eğer belirlenen kiradan düşük teklif verirseniz, evi tutma şansınız azalıyor çünkü o evi sizin dışında başkalarına da gösteriyorlar ve o kişiler hakkında da size kesinlikle bilgi verilmiyor. Düşük teklif vereceğiniz ev eğer 6-7 aydır kiralanmıyorsa, biraz şansınız var demektir ancak onun dışında düşük teklifle pek şansınız yok. Yapılan teklifler ev sahibinin önüne diziliyor ve ev sahibi ancak evini size kiralamayı kabul ederse yine bir ton mailleşme ve kağıt işleri derken evi kiralayabiliyorsunuz. Bizim de birkaç hafta böyle gitti ve sonunda evi tuttuk.

İLK İKİ ADIM, POLİS KAYDI VE OTURUM KARTLARI

Ada’ya ayak bastıktan sonra yapmanız gereken ilk iş bir hafta içinde polis merkezine gidip adres bildiriminde bulunmak. Bizim oturum kartlarımız gelmemişti henüz, dolayısıyla medeniyetin beşiğinde polise e-mail atarak durumumuzu izah ettik ve oturum kartsız kaydımızı yaptılar. Polisle sohbet edip şakalaşmak güzel bir lüks ancak bunu mutlaka ilk bir hafta içerisinde yapmanızı öneriyoruz. Çünkü burada kurallara ne kadar uyarsanız, işlerinizin ilerleme süreci hızlanıyor ve size bakış açıları bu küçük kurallara, detaylara ne kadar bağlı kalıp kalmadığınıza göre değişebiliyor.

Bir diğer önemli konu da oturum kartları yani BRP kartlarınız… Bu kartlar siz İngiltere’ye geldikten sonra elinize geçebiliyor. Bunun için birkaç hafta beklememiz gerekti. Oturum kartlarınızı da postaneden almanız gerekiyor. Sağolsunlar bizimkini Cambridge’dekine değil de Cambridge’e yaklaşık yarım saat mesafedeki başka bir lokasyona gönderdiler. Bu yeri tabii onlar belirliyor. Neyse ilk üç hafta sonunda ikimiz de BRP kartlarımızı almıştık ki bu İngiltere’ye başka bir ülkeden çalışmaya gelenler için çok önemli bir konu.

Evimizi kiraladık, oturum kartlarımız geldi, yavaş da olsa her şey adım adım ilerliyor. Bu sırada evinize geçtikten sonra bir kez daha polisin yanına gitmeli ve polis kaydı için verdiğiniz adresinizi değiştirmeniz gerekiyor. Tabii adresiniz daha önce zaten belliyse bunu ilk gidişinizde halletmiş oluyorsunuz ancak biz otel adresi verdiğimiz için, eve geçince adresimizi değiştirmek zorunda kaldık.

BANKA HESABI AÇMAYANA SU YOK!

Tabii bu biraz abartı oldu ama İngiltere’de bir şeyler yapmak istiyorsanız mutlaka bir banka hesabınız olmalı. Banka hesabınızı normal şartlarda ev kiralamadan açtırmanız gerekiyor… Ancak burada bir kısır döngü var. Bankalar hesap için geçici adres kabul etmiyor, banka hesabınız da olmadan kolay kolay size ev kiralamıyorlar. Burası biraz zorlayıcı olabiliyor. Neyse ki biz eşimin iş yerinden birilerini araya sokup bazı yazılar alarak, banka hesabımızı açabildik.

Burada bir ilginçlikten daha bahsetmem gerek. Aslında Türkiye’de olsa “Bu nasıl iş?” diyebileceğimiz bir konu… Banka hesabınızı açıyorsunuz ve sonrasında kartlarınız size posta ile geliyor. Burada her şey posta ile; “Çok yaşa Royal Mail…” Banka kartınız ve kredi kartınız aynı posta ile gelmeyebilir. Bu yüzden hemen panik yapmayın. Ayrıca kartlarınızın gelmesinden yaklaşık 4-5 gün sonra, bu kez de kartların şifresi posta ile geliyor. Adamların ruhuna işlemiş acele etmemek. Neyse ki bir 10-15 güne kartınız da şifreleriniz de elinize ulaşmış oluyor.

Küçük bir detay daha; eğer işiniz henüz yoksa banka hesabı açtırma şansınız %1 bile değil… Bu konuda çok netler; çalışmıyorsanız, banka hesabı da yok!

CAMBRIDGE’DE EV FİYATLARI VE HALIFLEKS!

Ev kiralama sürecini anlattım ancak evleri görürken yaşayabileceklerinizden de bahsetmek istiyorum. Göreceğiniz ev eğer ortalama fiyatlardaysa karşınıza çıkacak ilk şey halıfleks olacak. Gidip 2000 poundluk evlerde her türlü lüksü bulabilirsiniz ancak Cambridge’de ortalama fiyatlardaki evlerde mutlaka bir halıfleks görüyorsunuz. Evin içinde, apartmanın içinde bile, her yerde… Seviyorlar herhalde tam çözemedik bu konuyu. Bunu neden belirttim? Elbette halıfleks olabilir, Türkiye’de de hala kullanılıyor ancak giderek azalmakta. Ama banyoda halıfleks de biraz fazla geldi bize…

Kira fiyatları aslında sizin ne kadar ödeyebileceğinize göre büyük değişiklik gösterebiliyor. Eğer tek geldiyseniz oda kiralamayla bile bir süre idare edebilirsiniz. Ancak ailenizle geliyorsanız durum farklı… Londra’da ev kiralarının biraz daha fazla olduğunu söylemek gerek. Biz Londra’ya 45 dakika uzaklıktayız ve fiyatları bizim için olumlu anlamda etkiliyor. Cambridge’de kiralar 700-800 pound seviyelerinden başlıyor. Bu Cambridge merkezde oturursanız biraz daha artabiliyor. Ya da oda sayısını arttırmanıza göre değişebiliyor. Ancak 1500-1600 pound üzerine çıkmadan kolay kolay büyük bir evde, yani Türkiye’deki 2+1 boyutlarında bir evde oturmanız zor. Fiyatlar düştükçe evler bakımsızlaşabiliyor.

Gelelim evlerin Türkiye’de alıştığımız genel ortalama standartlara göre küçük, hatta küçücük olmasına… Seyahatlerinizde, filmlerde ya da dizilerde görmüşsünüzdür; bir cadde, bir sokak boyunca yan yana evler. Evet böyle yerler dışarıdan çok hoş ancak bu tip evlerin çok ama çok büyük bölümünün metrekare olarak oldukça ufak olduğu gerçeği var. Yani taşınırken bunu mutlaka göz önünde bulundurun. Özellikle bizim gibi Türkiye’den eşya getirecekseniz, iyi bir araştırma yapın. Evlerin küçüklüğü, henüz Türkiye’deyken yaptığımız araştırmada karşımıza çıkmıştı. Hatta çok sevdiğimiz L koltuğu evlerin küçük olmasından korkarak, tek bir üçlü koltukla değiştirmiştik gitmeden. İyiki de böyle yapmışız çünkü ev kiralama sürecinde gördüğümüz hiçbir eve o L koltuğu sokmamız halinde başka bir şey sığdıramayacağımızı gördük. Şimdi oturduğumuz ev de küçük ama en azından halıflekssiz.

KAPIDAN KOLTUĞUN GEÇMEMESİ! RAHATLIĞIN ZİRVESİ

Bu arada taşınma sırasında yaşadığımız bir olaydan bahsetmek istiyorum. Eşyalarımızı getiren nakliye firmasının çalışanları üçlü koltuğumuzu kapıdan geçirememişti. Bir baktık ki koltuk kapıdan geçmiyor diye apartmanın içine bırakmışlar. Diyorlar ki, kapıdan geçmediği için ya atın, ya geri götürelim depoya kaldırılsın ancak o zaman da depo parası ödemeniz gerekiyor. Evler küçük olunca kapılar da küçük oluyor doğal olarak. Ama kapıdan geçmiyor diye oraya bırakmaları da bana ilginç geldi açıkçası. Yani “Nasıl geçirebiliriz?” diye bir çaba da yok kimsede… Önce bir moralimizi bozdu tabii bu durum ancak sonrasında koltuğun bir metal parçasının bölünebilir olduğunu gördük. Çalışan arkadaşlara “Bunu ayırıp kapıdan sokmayı dener misiniz?” dedik ki burada da önce ilginç bir cevap geldi. Firma kuralları gereği sökemeyeceklerini söylediler ancak sahibi olarak ben deneyebilirmişim. Tabii o an zaten bir koşturma var, artık delirme derecesine de gelmişken ben de tamam ben sökerim dedim ve takım çantasına uzandım. Bu sırada çalışanlardan biri tamamen bizim iznimizle yaptığını ve şirkete bunu söylemememiz gerektiğini belirterek koltuğa girişti. Neyse sonunda koltuk iki parça halinde içeriye girdi. Aslında beni şaşırtan koltuğun girip girmemesi değil, koltuk girmiyor deyip öylece bırakmaları, yani “Acaba bunu nasıl sokarız, ikiye bölünür mü, parçalara ayrılabiliyor mu?” gibi hiçbir soru sormadan ve sallamadan bırakmaları… Bu rahatlık aslında bazen olumsuz şeylere de, ya da olumsuz değil de alışık olmadığınız şeylerle karşılaşmanıza neden olabiliyor.

TELEFON, SU, ELEKTRİK, İNTERNET VE TV

Bu konu tamamen özel şirketlerin elinde ve açıkçası her bütçeye uygun bulmanız mümkün. Su, elektrik, gaz gibi hizmetleri veren birkaç şirket var. Eğer kiraladığınız evde devam eden bir firma varsa, bununla devam edebiliyorsunuz. Bizim seçtiğimiz firma, paket bir seçenek sundu. 1 yıl boyunca her ay ödeyeceğimiz miktar sabitti. Eğer 1 sene sonunda belirlenen limitin üzerinde bir kullanım yaparsanız, kullandığınız ekstra bölüm için ödeme yapıyorsunuz ancak limitin altında kalırsanız da, şirket size bu farkı geri ödüyor. Elektrik, gaz ve su için 150 pound aylık bir ödemenin oldukça ideal olduğunu söyleyebilirim.

İnternet ve televizyon bölümü önemli… Türkiye’deki gibi farklı platformlar var burada da. Virgin Media, Sky, BT kullanabileceklerinizin en iyileri. Bizim kiraladığımız evde daha önce Virgin olduğu için ve kurulum, açma süreci daha hızlı olacağı için Virgin’i tercih ettik. Hem internet sağlayıcısı hem de TV platformu olarak aylık 57 pound ödüyoruz. Açıkçası oldukça da memnunuz. İnternet için fazla bir şey söylemeye gerek yok, Türkiye’de “hızlı” dediklerimizin aslında ne olduğunu burada daha iyi görüyor insan. İnternetin indirme hızı 112 Mbps, yükleme hızı ise 10 Mbps… Bu 57 poundluk pakette kullandığımız buranın 2. seviye interneti yani biraz daha hızlısını da almanız mümkün. TV seçeneği olarak da fiyatı en çok etkileyenlerden biri Sky’ın spor kanallarını izleyip izlemeyeceğiniz oluyor.

Yani kısacası TV ve internet platformu tamamen sizin zevk ve önceliklerinize göre değişiyor.

CAMBRIDGE’DE SOSYAL HAYAT, FİYATLAR NASIL?

Öncelikle Cambridge bizim beklediğimizden daha hareketli, daha büyük bir şehir olarak karşımıza çıktı. Londra’yı dışarıda tutuyorum çünkü orası tıpkı İstanbul gibi… Cambridge’in bir öğrenci merkezi olması da bu hareketliliğin sebeplerinden biri olabilir. Ancak İstanbul’daki koşturmadan sonra Cambridge’de yaşamaya alışmak kesinlikle zor değil.

Peki burada neler var, neler yok? Sosyal hayat nasıl, fiyatlar ne durumda?

Öncelikle fiyatlardan bahsetmek istiyorum. İngiltere’ye gelmeden de “hayat ucuz” sözünü duymuştuk ancak insan bunu geldikten sonra daha iyi fark ediyor. Hatta İstanbul’da neler yaptıklarımızı, nelere kaç para harcadığımızı düşününce insan biraz da üzülüyor. Klasik olacak ama burada Türkiye şartlarında lüks kabul edeceğimiz şeylerin büyük bölümü standart olarak karşımıza çıkıyor.

Ulaşım ve kiralar dışında hayat gerçekten ucuz (İngiltere’deki standartlara göre). Öncelikle Türkiye’den ilk geldiğinizde elinizdeki parayı 7’ye bölüp geldiğiniz için hayatın ucuzluğunu fark etmek zaman alabiliyor. Son dönemde Youtube kanallarında sıkça gördüğümüz “x yerdeki fiyatlar” videolarındaki gibi birkaç örnek vermek istiyorum ki daha net anlaşılabilsin.

3 POUNDU 3 TL SAYMAYIN!

Önce buradaki maaşlarla kısa bir giriş yapalım. Burada saatlik ücrete göre asgari ücret belirleniyor ancak ortalama olarak asgari ücretin 1500 pound olduğunu varsayabiliriz. Şimdi gelelim diğer rakamlara… Kolay anlaşılabilmesi için Starbucks örneği vermek istiyorum. Burada alacağınız bir kahve ortalama 3 pound. “Bu 3 poundu 3 TL olarak düşünün.” demeyeceğim çünkü bu pek anlaşılabilir olmuyor. TL’ye de çevirmenin bir anlamı yok. Hemen şöyle kafanızı netleştirmek istiyorum. Burada 1500 poundluk asgari ücretle 500 kahve alabilirsiniz. Türkiye’de ise ortalama bir kahve 13 TL. Yani 2000 TL’lik asgari ücretle yaklaşık 153 bardak kahve alabiliyorsunuz.

Bu tip kıyaslamaları yazmayı sevmiyorum ancak insanların hemen 3 poundu 21 TL’ye çevirip “E ne anladım bu işten!” demelerinin ne kadar havada kaldığını göstermek için iyi bir örnek.

Bir küçük örnek daha vererek bu konuyu kapatacağım, ki bence bu örnekten sonra zaten fazla da yazmaya gerek yok. İkinci el araba fiyatları gerçekten inanılmaz. Bu örneklere birebir baktığımın da altını çizmek istiyorum. İngiltere’de 2. el Audi A3 (2010) fiyatları 1200 ile 2000 pound arasında değişiyor. Aynı model, aynı yıla ait arabanın Türkiye fiyatları ise 65 bin TL’den başlıyor. Yani İngiltere’de iki aylık asgari ücrete 2010 model bir Audi A3 sahibi olabiliyorken, Türkiye’de 24 aylık asgari ücrete ihtiyaç duyuyorsunuz.

Açıkçası bu rakamları, taşındıktan sonra daha iyi anlamaya başlıyor insan ve anladıkça da üzülüyor. Ne yazık ki kendi ülkemizde kimimizin saatlerce yol giderek kazandığı aylık ücretin aslında ne durumda olduğunu gösteriyor.

GELELİM SOSYAL HAYATA! CUMA, CUMARTESİ KURALI

Tabii böyle bir kural yok ama burada insanlar daha çok cuma ve cumartesi günleri dışarılarda gezinmeyi seviyor. Cambridge bir İstanbul değil ancak İngiltere standartlarına göre hareketli bir şehir. Bazı şeyler garip gelebiliyor. Mesela kahveciler, kafeler, küçük dükkanlar 7-7:30’dan sonra kapanıyor. Özellikle hafta içi dükkanlar erken kapanıyor. Tabii restoranlar, publar için böyle bir şey geçerli değil. Ancak buradaki insanlar sosyalleşmeyi daha çok cuma ve cumartesileri yapıyor. Buna biz de bir şekilde alıştık aslında. Alışılmayacak bir şey de değil.

Dışarıda ortalama bir akşam yemeği yemeniz durumunda ödeyeceğiniz rakam 20 pound ile 35-40 pound arasında değişebiliyor. Bu alkol olup olmamasına ya da sayıya göre değişebilir ancak biz genelde alkol de dahil 25 pound ödüyoruz böyle bir akşam için.

GÖKYÜZÜNÜ GÖRMEK VE YEŞİL

Açıkçası bizim en çok sevdiğimiz şey belki basit gelecek ancak gökyüzünü görmek oldu. Cambridge’de nereden bakarsanız bakın büyük bir gökyüzü manzarası ile karşılaşıyorsunuz ki İstanbul’un kaosundan sonra güzel bir his bu.

Klasik olacak ama yeşil de çok. Muhtemelen İngiltere için tek bir kelime hakkım olsaydı yeşil derdim. Sessizliği var, havasının farklılığı var ama en çok farkı yeşil alanlarda görüyorsunuz. Hemen hemen her yerde çok güzel ve büyük parklarla karşılaşabiliyorsunuz, ki havanın sıcak olduğu dönemlerde kahvenizi alıp burada oturmak gerçekten güzel oluyor. Buradaki insanların da yapmayı en sevdiği şeylerden biri bu.

Ve sessizlik… Bu bazen sıkabiliyor ama sessiz ve sakin bir şehir olması da güzel bir avantaj. Şunu da not olarak belirteyim, iki kere kavgaya şahit olduk, bunlardan biri Türktü.

MEDENİYET

Aslında bu uzun bir konu ama ben kısaca değinmek istiyorum. Ayak bastıktan sonra fark edeceğiniz şeylerin başında bu geliyor. İnsanlar çok medeni, saygılı… Anlatılanın aksine İngilizlerin soğuk olduğunu düşünmüyorum. Her yerde garip, asık suratlı insanlar vardır ama İngiltere için ben şu ana kadar etrafta asık suratlı insanlar var diyemem. Gayet iyiler, yardımcı olmaya çalışıyorlar…

Sokaklarda insanların sizi analiz eder gibi baktığını görmüyorsunuz. Sizi sakalınıza, giydiğiniz eteğin kısalığına, taktığınız kolyeye, üzerinizdeki tişörtte yazanlara göre değerlendirmediklerini bir süre sonra anlıyorsunuz.

Yaklaşık 6 aydır Cambridge’de yaşıyoruz ve bu süreçte gerçekleştirilen festivaller, maçlar dışında polis görme sayımızın inanılmaz az olduğunu söyleyebilirim. Polis arabalarından bahsetmiyorum ama etrafta böyle bir hava yok. AVM’ye girdiğinizde güvenlik görevlisi yok ya da bankaya girdiğinizde sizleri güvenlik görevlileri karşılamıyor. Hatta polis kaydımızı yaptırırken görevli bize Cambridge içinde kimlik taşımamıza gerek olmadığını, bunun ve BRP kartlarınızın sadece telefondan fotoğraflarını göstermemizin yeterli olacağını söylemişti. Bir küçük not daha, diyelim ki polisle ilgili bir şey yaşadınız ve kimliğiniz de fotoğrafınız da yanınızda yok. Bir gün sonra getirip göstereceğinizi söylemeniz bile yeterli oluyor. Bir gün sonra polise gidip yaşananları anlatıp, kimliğinizi göstermeniz durumunda bir sorun yaşamıyorsunuz. Tahammül etmedikleri tek şey ise yalan ve yalan beyan… Bir şekilde bir yerde karşınıza çıkarsa bu konuda tahammülleri yok.

CAMBRIDGE TAM BİR “BİSİKLET ŞEHRİ”

İngiltere’de bisikletin çok yaygın olduğunu duymuştuk ancak Cambridge için tam olarak bir bisiklet şehri diyebiliriz. Adım başı belirlenmiş açık bisiklet parkları, bisikletinizi bağlayacağınız alanlar ve hatta sadece bisikletler için kapalı bisiklet parkları var. Şehrin ışıkları bile bisikletlere göre belirlenmiş. Bazı ışıklarda önce bisikletler için yeşil yanıyor, yaklaşık 5 saniye sonra araçlar için yeşil yanmaya başlıyor. Bisiklet yolunun olmadığı, buna büyük caddeler de dahil hemen hemen yol görmedim. Eğer buraya taşınırsanız yapmanız gereken ilk şeylerden biri bisiklet almak olmalı çünkü eğer 15 dakikadan daha uzakta çalışmıyorsanız, iş için de kullanabilirsiniz, ki burada birçok insan işe bisikletle gidip geliyor. Tam takım giyinmiş bir abimizin bisiklete binerken kumaş pantolonunu yağ olmasın diye çorabının içine sokmasına da bir yerden sonra alışıyorsunuz.

OLUMSUZLUKLAR NELER?

Kötü kelimesi doğru değil ancak bizim alışamadığımız ya da bize garip gelen birçok şey var. Bu aslında Türkiye’de hemen her şeyin elimizin altında olmasından da kaynaklanıyor. Öncelikle burada işler yavaş ilerliyor. Nedir bu işler?

Yazının ilk bölümünde de yazmıştım, mesela ev kiralama süreci. Telefonda 15 dakikalık bir görüşme ile halledebileceğiniz konuları mailleşerek 3 günde bitirebiliyorsunuz. Aceleleri yok adamların, yapacak bir şey yok.

Bankacılık sistemi, bizim alıştığımızdan farklı. Cambridge’deki bankalarda ilginç olan şey ATM’ler… ATM’ler ikiye ayrılmış gibi bir şey söz konusu. Bazı ATM’lerden sadece para çekebiliyorsunuz, eğer para yatırmak isterseniz banka şubesinin içindeki ATM’ye gelmeniz gerekli. Bankalarda bizdeki gibi vezne uygulaması çok çok az. Barclays ve HSBC gibi iki büyük bankaya girdik, gişe sadece bir tane. Ancak şubenin içinde birçok otomat var ve işlerinizi buradan hallediyorsunuz. Bu otomatlardan para yatırabiliyor, fatura ödeyebiliyor, almanız gereken evrakların çıktısını alabiliyorsunuz. ATM’ler bizim alıştığımız gösterişten uzak. Ancak işlerini yapıyorlar ki burada yaşadıktan sonra fark ediyorsunuz. Genel olarak hayatta lüks öncelik değil, öncelik işinizi aksilik yaşamadan halledebiliyor musunuz?

Genel olarak İngilizlerin yemek kültürünün de zayıf olduğunu buraya geldikten sonra gördük. Hamur işi, fish and chips konusunda iyiler ama yemek konusunda bizim yanımıza yaklaşamazlar. O yüzden burada Türk yemeklerine duyduğunuz hasret çok artıyor. Çalışma hayatında öğle aralarında da bunu görüyorsunuz zaten. 12’den sonra herkes bir yerlere çekilip bir sandviç, bir meyve suyu ve bir küçük paket cips ile yemek yiyor; ve bunu her gün yapıyorlar.

OTOBÜSLER KONUŞMUYOR, GİDİYOR!

Yani otobüse bindiğinizde akıllı TV’ler yok, reklamların döndüğü ekranlar yok, hatta bazılarında durak isimleri gibi ekranlar da yok. İneceğiniz durağın adını söylemiyor, size bir hoş geldin demiyor ama işini yapıyor. Zamanında geliyor, zamanında gidiyor. Siz yerinize oturmadan bakın, içeriye girdikten sonra demiyorum, yerinize oturmadan hareket etmiyor. Bizdeki gibi yol kenarlarında süslü çiçekler, İstanbul yazan laleler yok ama yol gidiyor. 100 metrelik yeri yarım saatte alma gibi bir sorun yaşamıyorsunuz. Bu konuyla ilgili aslında yazabileceğim çok şey var ama es geçmek en iyisi olacak.

Aslında anlatacak, ilginç olan birçok konu var ancak sizi daha fazla yormak da istemiyorum. Başımızdan geçenleri, sizlere yardımcı olabilecek konuları, karşılaşabileceğiniz olumlu ya da olumsuz şeyleri yazmaya çalıştım. Umarım az da olsa faydası dokunur.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here