1967’de çektiği ilk kısa metraj filmiyle sinema sektörüne giriş yapan Danimarka’lı yönetmen Lars von Trier, dünya sinemasının en sansasyonel ve provokatif yönetmenlerden birisi. Aynı zamanda yönetmen, meslektaşı Thomas Vinterberg’le beraber daha sade bir sinema dilini savunan Dogma 95 akımını kurucusu. Yönetmen, kariyerinin ilerleyen yıllarında bu kuralları terk ederek daha stilize, ünlü oyuncuların yer aldığı ve seyircilerin duygularını manipüle etmek için en uç noktalara gitmekten çekinmediği yapımlara imza atmıştır.

breaking the waves ile ilgili görsel sonucu

Gerçek hayatında ve yönettiği filmlerin setlerinde de, filmlerindeki bu zorlayıcı ve sivri tavırlarını göstermekten çekinmeyen yönetmenin merakla beklenen son filmi ‘’The House That Jack Built’’ geçen mayıs ayında 71. Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdi. Bu incelemenin konusu ise, eleştirmenler ve seyirciler tarafından yönetmenin kariyerinin en kıymetli parçalarında biri olarak gösterilen 1996 tarihli ‘’Breaking the Waves’’ filmi.

Filmin konusundan kısaca şöyle bahsedilebilir; ağır psikolojik sorunlar yaşayan Bess McNeill (Emily Watson), delicesine aşık olduğu Jan Nyman’la (Stellan Skarsgård) evlenmiştir. Katı dini kurallar çerçevesinde yaşayan, Bess’in bazı aşırı davranışları başta annesi ve dedesi olmak üzere çevresi tarafından olumsuz karşılanmaktadır. Evliliklerinin ilerleyen zamanlarında Bess’i yalnız bırakıp çalışmak zorunda kalan Jan’ın başına feci bir iş kazası gelir. Bu kazadan kendisini sorumlu tutan ve çok güçlü bir inanca sahip olan Bess, kocasının iyileşmesi için sonuçları ne olursa olsun, elinden geleni ardına koymayacaktır. Bu zorlu süreçte en yakın arkadaşı ve ölen erkek kardeşinin de karısı olan Dodo McNeill (Katrin Cartlidge) ona destek olacaktır.

breaking the waves ile ilgili görsel sonucu

İlk bakışta, ana hatlarıyla klasik bir dram seyrinde ilerleyeceği düşünülen hikaye, yönetmenlik tercihleriyle ve senaryonun ilerleyişiyle farklılaşıyor. Film, seyirciye olabildiğince sert davranarak,  adeta delir(til)en karakterle beraber dipsiz hüzün kuyusunun dibinde bırakıyor. Film ilerledikçe Bess’in zaten var olan psikolojik rahatsızlığı daha da alevleniyor. Bununla beraber tutucu çevrenin de etkisiyle, karakterin akıl dışı düşünceleri ve sanrıları iyice gözle görülür hale geliyor. Kendisini kazanın sorumlusu olarak gören Bess, kaza sonucu zihinsel rahatsızlıklar yaşayan kocasının tuhaf isteklerini yerine getirirse onun kesinlikle iyileşeceğine inanıyor. Ve onun en uç isteklerini bile kendisine zarar vermek pahasına yerine getiriyor.

Yönetmen Lars von Trier, kendisinden bekleneceği gibi bu hikayeyi farklı ve tuhaf tarzıyla anlatıyor. Tıpkı bir romanın bölümleri gibi epizodik bir biçimde ilerleyen filmde, her bölümün başında farklı bir manzara resmi ve müzik kullanılmış. Görüntülerde ise yaşanan trajik olayların etkisini ve sertliğini artırmak istercesine soluk, iç karartıcı, gerçekçi renklere ağırlık verilmiş. Genelde dram filmlerinde kullanılan ağırkanlı, klasik kamera kullanımının yerine hareketli omuz kamerası kullanımı da yine aynı amaca hizmet etmiş.

Oyunculuklardan bahsederken ilk anılması gereken isim hiç kuşkusuz Emily Watson. Usta İngiliz aktris, psikolojik problemleri olan, karşı karşıya kaldığı sorunlar karşısında nafile şekilde kendisini parçalamayı tek çözüm yolu olarak gören karakteri oynamamış adeta ona dönüşmüş. Hasta koca Jan’da Stellan Skarsgård ve fedakar arkadaş Dodo’da Katrin Cartlidge de Watson’un devasa oyunculuğuna eşlik etmişler.

Ä°lgili resim

Sağlam bir psikolojiyle ve rahat bir kafayla izlenmesi gereken, psikolojik-dram türündeki Breaking the Waves’i herkese önermek kolay değil. Ama çarpıcı ve izleyeni derinden sarsan bir film izlemek isteyen, sağlam sinirlere sahip olan sinemaseverlere gönül rahatlığıyla önerilebilecek bir yapım.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here