Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!

Soğuk çeliğin acımasız sertliği, hırs ve açgözlülüğün hüküm sürdüğü koca bir kıta, yitip giden milyonlarca can, yok olma tehlikesiyle baş başa bir ırk ve daha önce hiç olmadığı kadar gri bir dünya… II.Dünya Savaşı’nın yaşandığı ortama ve dönemin siyasi politikalarına ışık tutan bir Charlie Chaplin filmi: The Great Dictator.

Tarih 1940’lar, açgözlülük zehri insanın ruhuna karışmış, nefret dünyayı kuşatmış, güzellik ve özgürlük yok olmuş. İnsanlar korkuya sürüklenmiş, korktukça içinde bulundukları kuyuyu daha derine daha hızlı kazıyorlar. Bolluk ve refah getirmesi için icat edilen makineler ve yeni teknolojiler yüzlerce yıllık komşuların kanını akıtmak, onları haritadan silmek uğruna gece gündüz siyasetçilerin emrine amade olmuş, çalışmakta. Bilgiye ulaşan insanlar küstahlaşmaya başlıyor, bilgiye ulaşamamışları hor görüyor, kısacası insan aklı, insanı katı ve acımasız kılmakta. Tüm bu koşulların üstüne bir de Avrupa’nın iki ülkesinin başında birer diktatör. Chaplin’in filmde yarattığı Tomanya ve Bakterya adındaki iki hayali ülke.

Sırasıyla Almanya ve İtalya’yı temsil ediyor. Tomanya’nın diktatör başbakanı Adenoid Hynkel ise gerek görünüşü gerekse hareketleri ve karakteri ile Adolf Hitler’in ustaca gözlemlenmiş bir hali. Chaplin, II.Dünya Savaşı sürerken Hitler’i ağzı köpüren bir deli olarak anlatarak filmin çekildiği dönemde eşine az rastlanır bir cesaret örneği göstermiş.  Filmde karşılaştığımız ikinci diktatör, Napaloni ise hiç şüphesiz görünüşü ve karakteriyle, Benito Mussolini’nin kusursuz bir tezahürü. Bu iki diktatörün işler istedikleri gibi ilerlerken aralarında gözüken şahane dostluğun, işler istedikleri gibi gitmezken acımasız birer şiddet eğilimine dönüşmesi, birbirlerinin arkalarından ağıza alınmayacak sözler söylerken birbirlerine karşı son derece kibar ve nazik olmaya çalışmaları sadece dönemin siyasetçilerinin değil, günümüz siyasetçilerinin de ikiyüzlülüğünü ve küstahlığını kusursuz bir şekilde tasvir ediyor.

Filmin izleyicilere sunduğu bir diğer paha biçilemez görü ise diktatörlüğe yatkın yönetimlerin halk üzerinde emirlerini etkin bir şekilde uygulayabilmek için başvurdukları yöntemleri birer birer örnekleriyle biz izleyenlere sıralaması. Filmin son sahnesinde, İçişleri ve Propaganda Bakanı’nın yaptığı konuşmada otoriter devlet figürünün nasıl halkın aklını öfke, kin ve hasetle doldurarak onlara karınlarının açlığını unutturmaya çalıştığı açık bir şekilde resmedilmiş. Demokrasi, hürriyet, eşitlik gibi temel kavramların halkı kandırdığı ve ülkenin ilerlemesi adına önünde duran en büyük engeller olduğuna dair halka aşılanmaya çalışılan inanış sadece o güne özgü değil maalesef hala daha günümüzde varlığını sürdüren bir durum. İnsanları korkutarak onları diz çökmeye ve itaat ettirmeye zorlamak, bunun için din, devlet gibi ortak olguları kullanmak hala zayıf ve niteliksiz siyasetçilerin en ilkel silahı. Charlie Chaplin ise duyarlı bir sanatçının yapması gerektiği gibi hayatın akışına işlemiş fakat halkın görmekte zorlandığı bu ve benzeri durumları ustaca insanlığın görüş alanına sermiş, bizi farkındalığa davet ediyor.

Filmin son sahnesinde sinema tarihinin en etkileyici tiratlarından birini atan Chaplin, tamamen doğaçlama olan bu performansında, insanlığın girdiği açgözlülük ve hırsla kaplı yoldan çıkmasının tek yolunun birbirimize karşı göstereceğimiz saygı, hoşgörü ve sevgi olduğunu, insanlığın akıl ve kurnazlıktan çok iyiliğe ve anlayışa susadığını, askerlerin ve toplumun kölelik uğruna değil özgürlük uğruna savaşması gerektiğini, diktatörlerin yok olmaya mahkum olduğunu, özgürlüğün ise son insan ölene dek asla yok olmayacağını, insanlığın eninde sonunda nefret, kin ve düşmanlığın elinden kurtulacağını ancak bu şekilde evrensel kardeşliğe ulaşabileceğimizi bizlere öğütlüyor. Birçok açıdan hayata dair engin düşüncelere sahip bu film biz insanlara insanlığın nasıl bir olgu olduğunu tekrar hatırlatıyor.

KAYNAKÇA: 1

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here