Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
3

Türk edebiyatının belki de en kendine has, en gizemli adamıdır Sait Faik. Gülüşü, bakışı ve o nazır duruşu usulca ona sokulup dediklerine kulak kabartmanızı sağlar. En başında bir Adalı, sevdaya düşkün yaralı bir kuş ve yollara âşık bir gezgindir onun yüreği. Hikâyesi yazdığı hikâyelerde gizlidir. Bir tutam özgürlük kokar, bir avuç hasret doğar onun zihninden.

Bir topluma bu kadar sirayet edeceğinden bihaber 18 Kasım 1906 yılında Adapazarı’nda dünyaya gözlerini açar. İlköğrenimini Rehber-i Terakki Okulu’nda tamamladıktan sonra, 1925 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ne yazılır. Aldığı disiplin cezası yüzünden ortaöğrenimini Bursa Erkek Lisesi’nde tamamlar. Henüz lise öğrencisiyken yazdığı “İpekli Mendil” öyküsü onun bu yolda ilerlemek istediğinin kanıtı niteliğindedir.

1928 yılında bir süre İstanbul Darülfünu’nunda Türkoloji okur. Ardından babası Mehmet Faik Bey’in isteğiyle İsviçre’ye gider. Buradan kısa süre sonra ayrılan Sait Faik, 1931-1935 yılları arasında Fransa’da kalır.

İstanbul’a döndüğünde ise, bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yapar. Ardından babasının ısrarlarıyla toptancı olmayı dener ama bunların hiçbirinde dikiş tutturamaz. Bundan dolayı artık sadece yazı yazarak geçinmeye karar verir. 1936 yılında ilk öykü kitabı “Semaver” yayımlanır. Artık adımlarını daha kuvvetli atmaya başlamıştır.

Ancak 1939 yılı gelip çattığında babası hayatını kaybeder. Sait Faik annesi Makbule Hanım ile beraber Burgazada’daki evlerine taşınır ve burada yaşamaya başlarlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir ay kadar “Haber” gazetesinde adliye muhabirliği yapar. Bu arada “Sarnıç” ve “Şahmerdan” adlı öykü kitapları yayımlanmıştır bile.

Birbiri ardına gelen çeşitli romanlar, öykü kitapları onu, artık edebiyatın en önemli isimlerinden biri haline getirmiştir. İlk zamanlarda yazdığı öykülerde göze çarpan en belirgin özellik; yaşama, doğaya ve insana olan gözle görülür sevgisidir. Yaşama ve ona duyduğu sonsuz sevgiye büyük bir hürmet duyar ve bunu her kelimesinde yaşatmaya çalışır.

Ancak 1947 yılında burnundan birkaç kez kan gelmesinden sonra doktora görünen Sait Faik’in karaciğerinin büyüdüğü tespit edilir. 1951 yılında tedavi için Fransa’ya gitmesine rağmen, orada yapılacak işlemler gözünü korkutunca, bir de üstüne İstanbul’dan uzak kalma korkusu eklenince ülkeye geri döner.

Bu dönemde aktif bir şekilde yazın hayatına devam eder. “Havada Bulut”, “Kumpanya” ve “Havuz Başı” gibi kitapları bu dönemde yayımlanır. Ancak artık yaşama sevincinin yerini ölüm teması almıştır. Karamsarlığı ve çekingenliği kelimelere yansımaya başlamıştır.

Önce 1952 yılında “Son Kuşlar”, 1953 yılında ise “Kayıp Aranıyor” isimli romanı ve “Şimdi Sevişme Vakti” isimli şiir kitabı yayımlanır. 1953 yılı geldiğinde ise “Modern edebiyata yaptığı hizmetlerden dolayı” Amerika’daki Mark Twain Derneği’ne onur üyesi seçilir.

“Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem
Nasıl etsem, nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu…”

1954 yılı geldiğinde ise, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” ve Georges Simenon’dan çevirdiği “Yaşamak Hırsı” isimli kitapları okurla buluşur. Ancak uzun zamandır beklenen yaşanır. Aynı yılın 11 Mayıs günü gelip çattığında tüm yaşama arzusu ve direnişine rağmen siroz hastalığı nedeniyle bu dünyaya veda eder.

Vefatının ardından vasiyeti gereğince kitap teliflerinden elde edilen gelirler Darüşşafaka Cemiyeti’ne bırakılır. Bugüne kadar Sait Faik Abasıyanık sayesinde okuyan ve kendini geliştiren sayısız öğrenci bulunmaktadır. 1955 yılında yazarın annesi tarafından başlatılan “Sait Faik Hikâye Armağanı” halen sürmektedir. 1963 yılında annesinin ölümünün ardından Burgazada’daki evleri de “Sait Faik Müzesi” haline getirilmiştir.

Orhan Veli Sait Faik hakkında şunları söylüyor:

“Mahalle çocuğu, Sait’in hikâyelerinde bir iki tane değildir, birçoktur. Bunu, onun bu yaşa kadar değişmemiş mizacına veriyorum. Bence Sait Faik ne genç hikâyecidir, ne ihtiyar. Bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç bir yaş biçişimden, mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor.”

Sait Faik Abasıyanık tıpkı Orhan Veli’nin söylediği gibi belli bir kalıba ve zamana sığdırılamayacak kadar incelikli bir ruha sahiptir. Öyküleri ve şiirleri her zaman toplumun içinden çıkagelen karakterlerle dolup taşar. Onun yazını bir denizi, bir hayvanı, bir insanı anlamakla, sevmekle başlar. Burgazada’nın sokaklarında dolaşırken ruhuna, aklına, yüreğine rastlamamak ne mümkün. Hişt hişt diyerek size uzanan bir kuş sesi, bir insan sesi, bir ağaç sesi gelirse yakınlardan bilin ki oralarda onun elleri dolaşıyordur.

“Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

Hişt hişt! 

Hişt hişt!”

 

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
3

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here