Cumhuriyet'in Aydınlanma Çağında Köy Enstitüleri

Cumhuriyet'in Aydınlanma Çağında Köy Enstitüleri
  • 2
    0
    0
    0
  • Dünya aydınlanma tarihi içinde, bilime dayalı ve planlı bir aydınlanma hareketi olarak Köy Enstitüleri özel bir konuma sahiptir. Köy Enstitüleri, aynı zamanda Atatürk sonrası dönemde büyük önderin bilim ve fen odaklı aydınlanma felsefesini sürdürebilen ender projelerden biri olması bakımından da dikkate değer bazı hususiyetler içerir. Bu nedenle günümüz Türkiye'sinde özellikle genç kuşakların Köy Enstitülerinin dayandığı temelleri öğrenmeleri, özellikle Atatürk sonrası döneminden bugüne değin yaşananları anlamlandırabilmeleri adına oldukça önemlidir.

    Köy Enstitüleri, Türkiye'de ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılan, tamamen Türkiye'ye özgü olan, bir eğitim projesi olarak öne çıkar. Bu proje, 28 Aralık 1938 tarihinde Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel'in bizzat yönetimi altında hayata geçirilmiş ve onun özgürlükçü yaşam felsefesi ve eleştirel akılcılığa dayanan vizyonuyla şekillenmiştir.

    Hasan Ali Yücel’in Felsefesi

    Hasan Ali Yücel çekirdekten felsefeciydi. Yalnız felsefe okuyup, felsefe öğretmenliği yapmakla kalmamış, gerçek anlamda bağımsız felsefe üretebilen bir düşünce adamı olarak cumhuriyetin aydınlanma çağına ismini altın harflerle kazımayı başarmıştır.

    Bununla birlikte Hasan Ali Yücel’in belki de en önemli özelliği felsefenin sınırlarını bilimsel anlayışla genişletmesinden ileri gelir. Bu yaklaşımı en iyi onun özgürlükler hakkındaki düşüncelerinden edinebiliriz:

    “Bizde yenilik ve Garplılaşmaya başlama ilk önce orduda olmuştur. En eskisi Mühendishane olmak üzere (1795), Tıbbiye (1825) ve Harbiye (1833) okulları, ileri düşüncenin ve müsbet bilginin kaynaklarıdır. Hürriyet fikri, zaten bilimden doğar. Cehaletten ancak esaret çıkar.[1]”

    Hasan Ali Yücel’e göre birey, ancak kendisine dürüst olduğunda özgür olabilir. Ona göre düşündüğü şekilde hareket edebilen insan özgürdür, kişisel bütünlüğünü sağlayamamış, bir anlamda sahte bir benliğe sahip olan hiç kimse hür olamaz. Bunu sağlayabilmek için de geçerli olan tek gerçek, aklı üstün tutmaktan geçer. Aklın yolu ne her şeyi olduğu gibi kabul etmeye ne de reddetmeyi salık verir, tam tersine aklın tek bir yolu vardır, o da muhakemedir. İhtimaller terazisinde düşüncelerin tartıya çıkmadığı zihinlerin özgür kalabilmesi bu anlamda mümkün değildir.

    Tam da bu nedenle Hasan Ali Yücel ve arkadaşları, Köy Enstitülerini hayata geçirirken akla uygun, bilimsel temelli ve özgürlükçü bir anlayışı egemen kılmaya çaba göstermişlerdir. Bu anlayış içerisinde dogmatik düşünce yerine eleştirel akıl hâkim kılınmıştır. Çünkü bu büyük eğitimci, yıllar boyunca Anadolu topraklarında egemen olmuş fanatizmle bezeli aşırılıkların kaynağının dogmatik düşünce alışkanlıklarından ileri geldiğini çok iyi biliyordu. Dogmanın, ilk defa ortaya atanlar tarafından düşünülmüş, fakat daha sonra onu kabul edenlerin çoğu tarafından düşünülmeden alınmış inanç klişeleri olduğunun farkındaydı[2]. Bu nedenle onun en büyük arzusu, dogmayı ortadan kaldırmak ve demokrasi bilincini tabana yaymaktan geçiyordu. Bu yönüyle Hasan Ali Yücel’i demokrasi bilinci çerçevesinde cumhuriyet aydınlanmasını ileriye taşımayı hedefleyen vizyoner bir önder olması hasebiyle saygıyla anmamız gerekir. Bu çerçevede, onun demokrasi bilincini kendi sözleriyle şu şekilde ifade edebiliriz:

    Demokrasinin dünya görüşü bir mantığa dayanır. Demokrasi mantığının ana prensibi şudur: “Her fikirde hata ve sevap ihtimali vardır.” Eğer bu postulatı kabul etmezseniz demokrasi geometrisini kuramazsınız… Bu prensibi kabul edince ilk müşkül yenilmiş olur. Çünkü kendi davanızda, karşınızdakinin davası kadar hata ve sevap olacağına inanınca pek tabii olarak tartışmaya razı olursunuz. O zaman bir itiraz karşısında kalınca: Acaba… dersiniz. Bu “Acaba?” yok mu, işte değişmez remzi budur. Bütün diktatorya rejimleri aslında “Acabasızlar” rejimleridir.

    Türkiye’nin eğitim tarihinde yedi yıl, yedi ay, yedi gün bakanlık yapmış olan Hasan Ali Yücel, Köy Enstitülerinin mimarı olmasının yanı sıra dünya klasiklerini devlet eliyle çevirtip cumhuriyetin kültür hazinesine kazandırmasıyla da önemli bir figürdür. Bu çeviriler, sonradan bu topraklarda yetişen birçok edebiyatçının yazın varlığının temelini oluşturmuştur.

    Köy Enstitülerinin Kurulduğu Yıllarda Türkiye’nin Genel Durumu

    Köy Enstitülerinin ortaya çıkışını ve temel fonksiyonlarını ele almadan önce bu atılımın gerçekleştiği dönemlerde Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ile ilgili genel bir değerlendirme yapmanın uygun olacağı kanısındayım. 

    Buna göre, Osmanlı İmparatorluğu, 20. yüzyılın başında en zor dönemlerinden birini yaşıyordu Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Türkiye'nin vermek zorunda kaldığı Kurtuluş Savaşı, ülkeyi zor bir duruma sokmuştu.  Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte, özellikle köylü nüfusun yoğun olduğu bölgeler için acil reformlar gerekiyordu. O dönemlerde, eğitim ve toprak reformu gibi temel konuların ele alınması bir ihtiyaç olarak ortaya konulmuş olsa da Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk, daha çok üst yapıyı ilgilendiren reformlara odaklandı. Böylece, şapka reformu, ölçü tartı reformu, dil ve alfabe reformu gibi üst yapı dönüşümleri öne çıktı. Köylülerin toprağa kavuşturulması, tarım yöntemlerinin ve tekniklerinin yenilenmesi, çoğunluğunun okuma yazma bilmediği köylülerin en azından ilköğretim seviyesinde okur yazarlık kazanması gibi önemli adımlar ise ertelendi. Oysaki bu reformların Kurtuluş Savaşı'nın hemen ardından ele alınması genç cumhuriyetin temellerini güçlendirici bir etki yapabilirdi. Ne var ki geniş bir tabana nüfus edecek bu çalışmaların, inkılapların benimsenmesini kolaylaştırıcı bir etkiye sahip olduğu bilinse de bu atılımların çeşitli nedenlerle sonraya bırakıldığı da bir gerçektir[3]. 

    Köy Enstitülerinin kurulduğu dönemlerde, Türkiye’de köy yaşamı uzun savaş yıllarının yorgunluğu, bitkinliği ve sömürünün neden olduğu yoksullukla mücadele ediyordu. Üretim düşüktü ve mülkiyet ilişkilerinde feodal düzen ağırlığını koruyordu. 1935 yılında iktidardaki CHP yönetimi, köylüler arasında okuryazarlığı artırma yolunda gerekli önlemleri almak için kolları sıvadı.

    Öncelikle köylülere eğitim vermek amacıyla eğitmen kursları açıldı. Bu kurslarda öncelikli amaç, askerlik hizmetini yaparken okuma yazma öğrenmiş, dünya bilgisi edinmiş ve kendisini kanıtlayarak onbaşı, çavuş olmuş gençleri bir araya getirip onlardan faydalanmaktı. İlk olarak Eskişehir çevresinde Çifteler'de hayata geçirilen bu proje dahilinde yetenekli gençlere verilecek altı aylık kurs programı sonrasında bu kişilere işe yarayacak eğitim yöntemlerini öğretmek kadar yeni tarım metotları hakkında bilgi verilmesi planlanıyordu. İlk denemeler başarılı olunca, projenin çerçevesi genişletildi ve böylelikle içeriği sınırlı kalsa da bu proje Köy Enstitüleri projesi için temel oluşturdu. Bu noktada dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın çabalarına da ayrıca vurgu yapmak önemlidir. Arıkan ile başlayan süreç, halefi Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç tarafından daha ileriye taşınarak Köy Enstitüleri projesi 1938 yılında hayata geçirildi.

    Köy Enstitüleri Kuruluyor

    Yirminci yüzyılın önde gelen Amerikalı bilim adamlarından, eğitim reformcusu John Dewey, “Şüphecilik, eğitimli aklın işareti ve hatta duruşudur” der. Bu görüşüyle eleştirel akılcılığa göz kırpan Dewey’in, Tonguç’un ve Yücel’in görüşlerini şekillendiren önemli bir bilim insanı olduğunu kabul etmeliyiz.

    Türkiye'de köy Enstitüleri fikrinin Amerikalı eğitim filozofu John Dewey’in görüşleri çerçevesinde ortaya çıktığı yaygın bir görüştür. Dewey’in eğitim ile ilgili görüşlerinin eleştirel akılcılıkla uyumu ve uygulatarak öğretme metodolojisini benimsemesi dikkate alındığında bu görüşün haklılık payı olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki bana göre cumhuriyet aydınlanmasının en üst noktası niteliğindeki bu proje bir çok açıdan Dewey’in de görüşlerini aşmıştır.

    John Dewey

    Fakir Baykurt, Unutulmaz Köy Enstitüleri adlı kitabında, Dewey’in Köy Enstitülerinin kuruluş fikrine yaptığı etkileri  Dewey’in kendi ifadeleriyle okuyucularına şu şekilde aktarmaktadır: “Öğrencilere geometriden dikdörtgeni ya da kareyi öğretecekseniz, çıtadan bir çerçeve yaptırın. Ama sonuç olarak ortaya bir resim çıksın[4]” Bu anlayışın içerisinde bütünsel bir bakış açısının izlerini görmek mümkündür, zira bu yaklaşım öğrencilere bir şey öğretirken bütünün küçük bir parçasını öğretmekten öte onları bütünün kendini keşfetmeye yöneltir. Kendisi de Isparta Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı bir öğretmen olan ünlü yazar, eğitmen Fakir Baykurt, Köy Enstitülerinin asıl başarısını temrin yönteminden kaçınmak olduğunu belirtir. Ezberci yöntemden farklı olarak, öğrencilere sorumluluk vererek bir işi tüm detaylarıyla öğrenmelerini sağlamak, köy enstitülerinin gerçek başarısıdır.

    Cumhuriyet tarihin en gösterişli eğitim projesi olarak ele alabileceğimiz Köy Enstitülerinin kuruluş ilkeleri şu esaslar üzerinden şekillenmiştir[5]:

    1. Köyden, kız-erkek ilkokulu bitirmiş çocukları Köy Enstitüleri bünyesini almak.

    2. Onları köy hayatının şartlarına uygun bir çevre içinde beş yıllık bir eğitime tâbi tutmak

    3. Yalnız okuyup yazma öğreten ve müfredat organlarındaki dersleri okutan pasif bir eğitmen olmaktan öte Cumhuriyetin ve inkılabın bir temsilcisi olarak köyde önder olma vasfını kazandırmak ve bu amaçla köy hayatında işe yarar öğretmenler olmaları yolunda onları yetiştirmek.

    4. Okuyup yazacakları ve yaşayacakları yerleri, başlarına bilirkişi koyarak, kendilerine yaptırmak

    5. Öğretmen çıktıkları zaman gidecekleri köyde toprakla, bahçeyle ve köy işleriyle vazifelendirip onları o yöreye bağımlı hale getirmek

    Konu köy ahalisinin aydınlanmasını sağlamak olunca Köy Enstitülerinin bu amaca sağlayacağı katkı aşikardır. Çünkü her şeyden önce bu yapı dahilinde bilginin deneyimleterek öğretilmesi hedeflenmiş ve söz konusu bilgiler köy yaşantısına uygun düşecek bir çerçeve içerisinde öğrencilere aktarılmıştır. 
    Dahası, projenin başarıya ulaşması ve öğrencilerin aldıkları eğitimi özümsemelerini sağlamak için süreç her adımda titizlikle ele alınmıştır. Örneğin, Köy Enstitülerinin açılacağı yerlerin seçiminde dikkatli bir yaklaşım benimsenmiş ve öğretmen adaylarının ileride mesleklerini icra edecekleri yerlere uygun kırsal bölgelerde eğitim almaları sağlanmıştır. Ayrıca, Köy Enstitülerinin yoğun eğitim programı içinde başarılı öğrencilere yurt seyahatlerine çıkabilmeleri için destek verilmiş ve eğitim süreçleri çok yönlü bir perspektif dahilinde zenginleştirilmiştir. Bu şekilde, öğrencilere ziyaret ettikleri şehirlerde gözlem yapma imkânı sunularak coğrafya ve tarih bilgileri gözlemsel deneyimlere dayalı olarak çeşitlendirilmeye çalışılmıştır.

    Enstitülerde eğitim programları iki ana başlık altında eşit sürelerde yürütülürdü. Bunlardan ilki kültür dersleri iken, diğeri tarım işleri, el sanatları, marangozluk, dokuma, biçki-dikiş gibi uygulamalı çalışmalardan oluşurdu. Ayrıca, enstitü öğrencilerinin demokratik bir ortamı deneyimlemeleri adına her cumartesi hafta içinde yapılan çalışmalar öğrenciler tarafından eleştirilirdi. Bu eleştiriler, eğitimcilerin ve okul müdürünün nezaretinde öğrencilerin herkesi eleştirebilecekleri, fikirlerini özgürce dile getirebilecekleri bir ortamda gerçekleşirdi. Dahası, öğrenciler birleşerek okul başkanını ve yardımcılarını seçer, başkan ile yardımcıları da öğretmen kurulu toplantılarında öğrencileri temsil ederdi. Bu eşsiz eğitim ve öğretim yapısı, Türkiye’ye çok değerli isimler kazandırmıştır. Bunlar arasında ilk akla gelenlerden Ümit Kaftancıoğlu, Osman Şahin, Mahmut Makal ve Fakir Baykurt gibi kişiler, Türk yazın hayatına farklı bir soluk getirmişlerdir.

    Fakir Baykurt

    Şüphesiz ki bu eşsiz projenin sahipleri Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç, memleketin yarınlarını aydınlatmak için çıktıkları yolda 1946 tarihine kadar görevlerini layıkıyla yerine getirmişlerdir. Görevleri boyunca sorumlulukları gereği öğretmen adaylarına bir baba şefkatiyle yaklaşmış, onların omuzlarına ağır bir sorumluluk bırakırken örnek kişilikleriyle Köy Enstitüsü mezunlarının bir ömür boyu gönüllerinde yaşamayı bilmişlerdir.

    Bununla ilgili olarak, İsmail Hakkı Tonguç’un 1976 yılında basılan Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları” adlı kitabında, köyünde göreve yeni başlayacak öğretmenlere verdiği tavsiyelere dikkat çekmekte fayda görüyorum:

    İsmail Hakkı Tonguç

    “Evin nasılsa, çocuklara ders okutacağın sınıfla iş göstereceğin işlik de o kadar düzenli ve temiz olmalıdır. Bunları işaret ettiğim esaslara göre yoluna koymadıkça derse ve işe başlamayacaksın. Bütün öğrencilerle birlikte bir saat, iki saat, gerekirse bir gün çalışacak, temizlik ve düzeni sağladıktan sonra öbür işlere geçeceksin. Bunu yapmadan hiçbir işe el süremeyeceksin. Okulun çevresi öyle temiz ve düzenli olacak ki, başka hiçbir iş yapmasan, yalnız bu iş senin yüzünü ak tutmaya yetecek. Bunu başaramazsan başka işleri de başaramazsın. Çocuklar veya büyükler, eğitime konu olan bütün insanlar, bu işe elverişli şartlar taşıyan bir çevrenin için terbiye edilir.”

    Köy Enstitüleri Neden Kapandı?

    Enstitüler yalnızca on bir yıl süreyle faaliyet gösterdi ve bu süre zarfında enstitülerde 1.600 sağlık bakıcısı, 8.000 eğitmen, 17.000 köy öğretmeni yetişti. Bugün bu rakamlar bile başlı başına Köy Enstitülerinin önemini bize anlatan önemli verilerdir.  

    Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti, 1950 seçimleri öncesinde seçmenlerine Köy Enstitülerini kapatacağının sözünü vermiş ve seçimleri kazanınca da vakit geçirmeden bu sözü yerine getirmiştir. Öte yandan, Menderes hükümetinin bu hamlesi o dönem için malumun ilanı niteliğindeydi. Öyle ki Köy Enstitülerini kuruluş ilkelerinden uzaklaştırmak adına girişilen çabalar o yıllardan çok önce başlamıştı. 1946 yılında Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un ayrılmasıyla fiili olarak devam eden enstitüleri yıpratma çabaları neticesinde 1946 yılı sonrasında bu eğitim yuvaları ilkesel olarak başlangıç hedeflerinden uzaklaşmıştı.  

    1946 yılında yapılan seçimlerde iktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi ile Demokrat Parti arasındaki çekişme olanca hızıyla sürerken Köy Enstitüleri konusu politikanın ana gündem maddeleri arasındaki yerini almıştı. CHP içinde, çoğunluğunu toprak ağalarının oluşturduğu kişilerin de katkısıyla, enstitülerin kapatılması yönünde sert bir muhalefet bulunuyordu. Öte yandan Demokrat Parti yetkililerinin yıkıcı söylemlerinde enstitülerin hedef alınmasının temelinde kız ve erkek öğrencilerin bir arada eğitim görmesi, cumartesi günleri eleştiri toplantılarının yapılması, Rus klasiklerinin okutulması gibi konular bulunuyor, kırsal bölgelerdeki uyanışı istemeyen güç odaklarının da etkisiyle bu başlıklar altında halkın dini duyguları sömürülüyordu.1946 seçimlerinde beklediğini bulamayan İsmet İnönü, enstitülere yönelen eleştiri oklarını savuşturmak için çeşitli yollar denese de sonunda baskılara boyun eğdi ve cumhuriyetin bu eşsiz değerinin yok olmasına bir anlamda göz yumdu.

    Şimdi İnönü’nün penceresinden enstitülerin kapatılma hikayesine bir bakalım. Bununla ilgili İsmet İnönü’nün verdiği bir röportajda Köy Enstitülerinin kapatılma hikâyesini şu şekilde anlatmaktadır:

    Köy Enstitülerinin kapanmasından duyduğum acıyı tarif edemem. Bir babanın evladını kaybetmesinden duyduğu acı gibi duyarım, ama herkes zanneder ki Hasan Ali Yücel’i Tonguç’u isteyerek değiştirdim; Köy Enstitülerinin kapanmasına neden oldum diye benim hakkımda kamuoyunda yanlış bir hüküm vardır; aslında o zaman bir sürü olaylar oldu.  Kurultaylarda Enstitüler aleyhine bir cereyan başladı. Ben bunların doğru olmadığını yerine giderek tespit ettim, ama bu o kadar yoğunlaştı ki grubu etkiledi. Grubun büyük çoğunluğu Köy Enstitülerinin aleyhine döndü. Bakanlar içinde Köy Enstitülerine karşı vaziyet alanlar çoğaldı.  En çok da bu konuda Köy Enstitülerinden şikâyet edilenlerin başında Milli Eğitim Bakanı Yücel’le, Genel Müdür Tonguç hedef alınıyordu. O sırada ordudan, rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak’tan (1876 – 1950), o Genelkurmay Başkanlığından ayrılmadan önce, yoğun şikayetler başladı. Mareşal, “Bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın?” diye soruyordu. Mareşal bunu adeta bir mesele haline getirmişti. Köy Enstitüleri etrafında bu çok yoğunlaştı.

    Şimdi sana önemli bir şey söyleyeceğim: Herkes benim zayıflığım gibi görür, ama benim gücümdür aslında; mesela ben Köy Enstitüsü fikrine inanmışımdır. İnanmış bir insan, sonuna kadar bunu yürütür; idealizmde, felsefede bu böyledir, ama ben politikacıyım, uygulayıcıyım. Ben gücüme göre gücümün var olduğu yerde, gücümü gösterebilirim. Ben dahi değilim, gücümle, tecrübemle memleket menfaatlerini en üst seviyede tutarak meselelere çözüm bulurum. Ben gücümün bittiği yerde bir politikacı, bir tecrübe sahibi bir insan olarak bir noktada, onu gelecekte tekrar uygulamak üzere bir noktada durdururum. Bu, aslında benim gücümdür. Çünkü artık gücümü kaybettiğim noktada, “Ben bu işi yürüteceğim!” diye yürüdüğüm zaman, artık tamamıyla yok olma durumu vardır; ben gücümün bittiği yerde, her şeye rağmen, yok olucu bir harekete yönelmem. Orada dururum. Zaman, benim için önemli bir faktördür; zaman içinde imkanlar gelir önüme, bir noktada bıraktığım fikrimi yeniden uygularım. Değişen zaman içinde de bana yeni fikirler gelmemiş, o fikrin doğruluğu bende bir kanaat olarak devam ediyorsa, onu yeniden uygularım. Köy Enstitüleri meselesi de böyle olmuştur[6].

    Bugün Köy Enstitüleri bir maziden ibaret kalsa bile o eğitim yuvalarında yetişen öğretmen, yazar ve aydınların niteliği ve bunların eğitim, sanat dünyasına katkılarını düşündüğümüzde Cumhuriyet aydınlanmasının sembol kurumlarının başında gelen Köy Enstitülerinin Türk aydınının kalbinde yaşamayı sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

    Bugün için Köy Enstitüleri geçmişe dair güzel bir anı olarak zihinlerimizde yerini koruyor olsa da, bu eğitim kurumlarında yetişen öğretmenlerin, yazarların ve aydınların niteliği ile bu kişilerin eğitim ve sanat alanlarında ülkemize sağladıkları katkılar göz önüne alındığında, Cumhuriyet aydınlanmasının sembol kurumlarından olan bu eğitim yuvalarının gelecek yıllarda da Türk aydınının kalbinde önemli bir yer tutmaya devam edeceğini düşünmekteyim.

     

    Kaynakça:
     
    [1] Yücel, H.A., (1960), Dinle Benden, İnkılap Kitapevi: İstanbul
    [2] Şengör, A.M.C, (2015), Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması, Türkiye İş Bankası Yayınları: İstanbul.
    [3] Baykurt, F. (2020), Unutulmaz Köy Enstitüleri, Literatür Yayınları: İstanbul
    [4] Baykurt, a.g.e., s:13
    [5] Yücel, H., A., (1997) Köy Enstitüleri ve Köy Eğitimi İle İlgili Yazıları-Konuşmaları, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları: Ankara.
    [6] Erten, M., (2010), Topraktan Parlamentoya, Boyut Yayınları: İstanbul  


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.