Vasatlığın Kökenleri

Vasatlığın Kökenleri
  • 14
    0
    0
    1
  • Vasatlığın Kökenleri

    Doğa insanı bir hayvan olarak doğurmuştur. Modern insana baktığımızda doğayla insan arasındaki ayrıksı yapının izleri her ne kadar zaman içerisinde bir miktar silinmiş olsa da yakından bakılınca insanoğlunun köklerinde hayvansı bir ruh taşıdığına inanmak için geçerli bir çok nedenimiz olduğunu söyleyebiliriz. İnsanın bir hayvan olduğunu kavramak önemlidir, çünkü ancak o zaman insanın doğayla ilişkisini doğru şekilde tanımlamak mümkün olabilir. 

    "İnsanın doğadaki yerini ve üstün önemini onun hayvanlığı değil, insanlığı belirler." G.G Simpson

    Bu noktada insanlığın tarihsel gelişimi bağlamında insanoğlunun doğayla uyumuna etki eden faktörlerin başında insan beyninin gelişiminin, özellikle neokorteksin büyümesinin, etki ettiğini söylemek mümkündür. Beynin düşünceye yön veren bölümünü oluşturan neokorteksin gelişimi biz insanları hayvanlardan farklı kılarak tarihsel süreçte doğayla olan ilişkimizi belirlemiştir. Bu bağlamda günümüzde insanoğlunun içgüdüsel yönelimlerinin etkinliği insan davranışlarına yön vermeyi sürdürse de düşünsel süreçlerin gelişimi noktasında insanın karar mekanizması muazzam bir çeşitlilikle çok etmenli bir yapıya bürünmüştür.

    Bir başka deyişle insanın yaşamına yön veren içgüdüsel yaklaşımlar yerini düşünce süreçlerine bırakmaya başladığı ölçüde insan doğayla uyumunu yitirmiş, karar mekanizmasındaki sınırlı kesinlik çok seçenekli düşünsel süreçleri merkezine alan karmaşık karar alma biçimlerine doğru evirilmiştir. Gelinen nokta itibariyle gelişen ve yenilenen insan, süregelen yaşam mücadelesini doğa koşullarına içgüdüsel bir uyumla eklemleme kaygısından uzaklaşmış, doğaya hâkim olma çabası dahilinde şartları kontrol eden bir merkez olmaya öykünerek yaşamını sürdürmeyi seçmiştir. Böylece insanın kaotik ruhsal çerçevesi tam olarak bu yönlü bir mücadelenin neticesinde sınırlarını belirginleştirirken, çok çeşitli arzu ve tutkuların etkisi altına girmiş insan zihni bir bakıma kaosa kucak açmıştır.

    Kendisinin bütünsel olarak farkına varabilecek araçlara sahip olması akıl ve imgelem gücü bakımından insanı hayvan varoluşundan ayırdığı gibi doğayla olan uyumuna da zarar vermektedir. Bir bakıma bu çerçeve, insanı içinde yaşadığı doğayla uyumsuz bir varlık haline dönüştür ki bu türlü bir dönüşüm doğa yasalarının hükmünde yaşayan insanı özüne yabancılaştırırken, diğer yandan da  kendisini doğa içerisinde yalnız ve dışlanmış hissetmesine neden olur.  Erich Fromm bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: “İnsan, doğada kendini evinde hissetmeyen, cennetten kovulmuş gibi hissedebilen tek hayvandır; kendi varoluşu, kendisi için çözmesi gereken ve kaçamadığı bir sorun olan tek hayvandır.”

    Erich Fromm

    Bu yalnızlık hali kentlere sığınan, maddi olanaklarda güvence arayan günümüz insanı için modernite kompleksi içerisinde kendisini bulmaya çabalayan bir varoluş biçimini ifade eder. Bu arayışın temelinde varoluşununun sınırlarını görmek isteyen insanoğlunun kesin bir nedensellik içerisinde varoluşsal anlamı bütünleyen temalara yönelimi vardır. Bu temalar arasında para, güç, zenginlik gibi soyut kavramlar bulunur. Bu kavramlar garip bir şekilde ortalama insanın rasyonel seçimlerinden farklı olarak doğaya hâkim olmayı kendisine amaç edinmiş yönetim erkinin hırslarının bir sonucudur. Kaldı ki insan kalabalıkları sistemli toplumsal yapılara evirildikçe güçlü önderlerin yön verdiği toplumsal birimlerin oluşması da kaçınılmazdır. Ve oluşan bütünü bir arada tutmak için eşitlik ilkesiyle sıradanlaştırılmış çarpık bir düzenin kurulması gerekir. Eşitlik temelli bu düzen tek tipleşen, derin bilgiden uzak kalabalıklarca vasata mahkûm edilmiş toplumsal bir yapıyı ortaya çıkartır ki akıllıca ortaya konulmuş bu düzen içerisinde sömürü de bir bakıma kaçınılmaz olur.

    Sömürülen kalabalıkları oluşturan duyarsızlaşmış sıradan insan toplulukları, içlerinde yaşattıkları huzursuzluğu hafifletmek maksadıyla kendilerine sunulana yönelik itaatkâr bir tavır geliştirmekten başka çıkar yol bulamazlar. Üretirler ama bir yandan da ürettiklerinin kölesi haline gelirler. Böylelikle sömürene hizmet ederek bir yandan özlerinde beliren tarifsiz huzursuzluğu yatıştırmaya çalışırken diğer yandan da egemen gücün doğaya karşı verdiği topyekûn savaşın neferleri olma yolunda ilerlerler.

    İnsanın doğadan ayrışması,  yitik ve yalnız bir varlık olarak kendisine yön araması onu varoluşsal bir kaygı sorunsalına hapsedecek ve böylelikle varoluşsal gereksinimlerini doyurmak insanoğlunun yaşam mücadelesinin odağına yerleşecektir. Bu durum vasat insanın bir türlü içinden çıkamadığı kısır döngüsünün oldukça açık bir ifadesidir. Çünkü varoluşsal gereksinmelerini gidermek için çabalayan, kendisine anlam bulma telaşındaki insan kontrolü dışında süregelen bir savaşın sadık bir neferi olarak bu savaşın anlamsızlığının farkında olsa da bilinçsizce kapıldığı yaşam rüzgârı onu her adımda tüketen tutkularının esiri yapar.

    Bu tutkular çoğunlukla ifade edildiği gibi doğuştan gelmez. İnsanoğlunun doğuştan gelen güdüsü daha temel ve ilkel bir boyutta açlık, susuzluk gibi yaşamsal faktörlerle bağdaşıktır. Ne var ki zaman içerisinde insan içgüdüsel yönelimlerinden uzaklaştıkça doğasına hükmeden ve böylelikle kendisine yeni dengeler bulmaya yönlendiren tutkular saldırganlık, sevecenlik, nefret, özseverlik gibi kuvvetli yönlendiriciler olarak ortaya çıkar. Böylece insanın karakter oluşumu tamamlanmış olur. Her birimiz yaşadığımız olaylara özgü çoğunlukla gizil gerekçelerle kendi karakterimizi oluştururuz. Elbette ki kalıtımsal olarak aldığımız karakter yapılarının etkisinde olduğumuz doğrudur, ancak yine de bu yapıların gelişimi ve etkinliği yaşanmışlıklara bağlıdır.

    Diğer taraftan Hobbesçu bir perspektiften baktığımızda insanların bir arada yaşamalarını gerektiren, topluluk halinde ortak bir amaca hizmet eden ve bu haliyle sınırlı yaşam alanlarının paylaşıldığı bir düzlemde olası çatışmalarının vuku bulmasını muhtemeldir. Bu anlayışa göre insanların bireysel özgürlüklerini, doğal haklarını bir yönetim erkine teslim etmeleri gerekir. Ne var ki bu türlü bir teslimiyet köleliğin bir benzeridir. Monarşiler için halkların bireysel özgürlüklerinin ve doğal haklarının kısıtlanması apaçık görünen bir gerçeklik boyutunda hayat bulurken demokratik düzenin sözde eşitlikçi yapısı insan gruplarını eşitlik söylemi altında tek tipleştiren ve vasatlığı genişleten bir çerçevede kendisini ifade eder.  Demokratik yapılar bu anlamda vasatın eğitim ve bilgi düzeyini aşağıya çekmek suretiyle yönetim erkinin ortaya koyduğu sahte imgelem boyutunda halkların köleleştiği bir düzen sunmaktadır. Bu düzen ustalıkla gizlenmiş metotlarla insanlara neye inanmaları gerektiğini söylerken bir yandan da vasat kalabalıkların seviyesini düşürüp onları her türden algısal yönlendirmelere açık hale getirir. Bu sayede topluma etki eden vasatlık, kültürel bağlamda daha düşük bir seviyeye yönlenirken bir yandan da sınırlarını genişletmek adına kendisine oldukça geniş bir alan bulur.

    Thomas Hobbes

    Neticede vasatlığın genelleşmesi zararlı bir sarmaşık gibi toplumları etkisi altına alır. Tek tipleşmenin yaygınlaşması boyutunda ortaya dökülen kalabalıkların ortak yaşam pratikleri, üretim araçlarının insana yabancılaşmasının da katkısıyla insan karakterine olumsuz bir çerçeve kazandıracak bir takım tutkuların paylaşılmasını da kolaylaştırır. Böylelikle olumsuzluk yayan tutkular insan ruhunda belirginleşerek tinsel bir yabancılaşma sürecinin fitilinin ateşlenmesine de olanak tanır.

    Vasatlığın İktidarı kitabının yazarı Alain Denault, geldiğimiz bu noktada insanın yabancılaşmasını şu şekilde ifade eder: (Kafa ve el emeğinin bölünmesi ve sanayileşmesi vasatlık iktidarının doğuşuna büyük katkıda bulunmuştur. Her görevi kimsenin anlamayacağı bir bütüne yarar sağlaması için kusursuzca tamamlamak, gerçeğin kırıntılarıyla ilgili tam zamanında nutuklar çeken gevezelerden uzmanlar yaratılmasını sağlarken işçileri yaşam faaliyetinin kendisi için bir var olabilme aracından başka bir şey olmadığı aletlere dönüştürmüştür. Ücretin işçilerin emek gücünü yeniden üretmeleri için ihtiyaç duyduğu şeylerin karşılığı olması işçileri işin kendisinden uzaklaştırmaktadır. Günümüzde ustalık ortadan kalkmıştır.  İnsanlar artık yemek pişirmeyi bilmeden üretim hattında yemek üretebiliyorlar ya da bir kez bile okumadıkları kitapları satabiliyorlar. Bu genel durum bir bakıma toplumun ortalama değere mahkumiyetini bize bildirir. Öyle ki her eylem ortalama değere uygun olması gerektiğinde toplum bir bütün olarak sıradanlığa mahkûm olur ve böylelikle hiçbir zaman kendilerinin olmayan bir işin zor taleplerine bağlı ve yukarıdan emredilen düşüncelere dalmış vasat insanlar kendi sıradanlıklarını göremezler.)

    Alain Deneault

    Bu noktada özetle varoluşsal kaygının insanları vasatlığa mahkûm ettiği ve böylece sömürü düzeninin ateşinin yakıldığını söylemek doğru bir değerlendirme olacaktır. Bu durumu tersine çevirmek adına sorunu olabildiğince basit bir akıl yürütme çerçevesinden ele alacak olursak öncelikli olarak sorunun kaynağına yönelmemiz gerekir. Buraya kadar anlatılanlardan yola çıkılacak olursak insanın varoluşsal kaygılarının insana dair iç sıkıntısının ve huzursuzluğun açıklanmasında en temel nokta olduğunu söyleyebiliriz. Sorunun kaynağı olarak görebileceğimiz varoluşsal kaygılar, insanın doğadan kopuşuyla açıklandığına göre doğaya dönüş ve doğayla uzlaşı elbette ki bir çözüm olabilir. Öyle ki bu çözüm aynı zamanda hastalıklı bir sömürü anlayışının demir yumruğunda öğüttüğü kalabalıkların doğanın çok çeşnili özgün yapısı içerisinde yeniden var olmasına imkân tanır. Böylece doğanın çok eksenli eşitlikçi olmayan öte yandan bireysel özgürlükleri doyasıya kucaklayan yapısı insanoğlunun evrensel barışını ve huzurunu garanti edecektir.

     

    Kaynakça:

    Fromm E. (2016), İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, Say Yayınları, İstanbul

    Denault Alain. (2021) Vasatlığın İktidarı, Yeni İnsan Yayınları, İstanbul


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.