Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
32

Yönetmen koltuğunda Jens Lien‘in bulunduğu Norveç yapımı Den Byrsomme Mannen (The Bothersome Man) | Sorun Yaratan Adam, prömiyerini 2006 Cannes Film Festivali’nde yapmış bağımsız bir fantastik-dram filmi. Norveç Sineması’nın en dikkat çeken filmleri arasında yerini alan Den Byrsomme Mannen, modern topluma yönelik eleştirel bir bakış açısını ele alıyor.

Hikayeyi kısaca anlatacak olursak; Andreas, otobüsle bırakıldığı oldukça ıssız ve garip bir yerde, burada onu karşılayan bir adam tarafından bir şehre götürülür. Bu şehirde kendisine iyi bir iş ve ev verilmiştir. Olanlar hakkında en ufak bir fikri olmayan Andreas, içinde bulunduğu durumu anlamlandırmaya çalışır. Bu şehirde bir şeylerin normal olmadığı çok açıktır çünkü insanlar hiçbir şeye tepki vermeden, hisleri alınmış gibi yaşamaktadırlar. Andreas, zamanla işine alışıp bir sevgili yapmış olsa bile hala bu dünyaya ayak uyduramamaktadır.

Jens Lien, filmde varoluşumuzdan, içinde yaşadığımız sisteme, oradan ikili ve toplumsal ilişkilere kadar birçok konu hakkında bizi düşündürtüyor. Öncelikle, filmin başında ve sonunda gördüğümüz insanları bir hiçliğin ortasına bırakan ve uyum gösteremeyenleri geri götüren otobüs, Andreas’ın ruh hali ile birlikte dünyaya gelişimizde ve dünyadan gidişimizdeki belirsiz yolculuğumuzun temsiline benziyor.

Ardından ise Andreas’ın getirildiği bu şehre genel bir gri-kasvetli havanın hakim olduğunu görüyoruz. Şık binalar ve planlı bir kentleşme gözümüze çarpıyor. Sokaklarda sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırcasına yürüyen takım elbiseli insanlar, şehirde en ufak problemin çıkmasına izin vermeyen, çıksa bile anında müdahale eden özel araçlı görevliler var. Her şey son derece sistemli ve mekanik ilerliyor, toplumu oluşturan sosyo-kültürel bağların hiçbirini göremiyoruz. Nüfus kontrol altına alınmış olmalı ki Andreas bize bir sahnede çocuk sesi duymayı özlediğini, bir bebeğin nasıl olduğunu unuttuğunu söylüyor. Buradaki insanlar için mutluluk kaynağı şeyler; iyi bir çalışma ortamı, dolgun maaşlar ve daha büyük evler. Günümüzde özellikle refah seviyesi yüksek toplumlardaki kapitalist sistemin en önemli ayağını oluşturan mobilya ve ev dekorasyonu çılgınlığının bir eleştirisi diyebileceğimiz bu konu, akıllara David Fincher‘ın 1999 yapımı Fight Club filminde Edward Norton‘un filmin başındaki İkea sahnelerini getiriyor.

“Yuva yapma iç güdülerine tutsak düşen tek ben değildim… Hepimizde Johanneshov markalı koltuktan var, yeşil çizgili Strinne deseniyle kaplı… Hepimizde Rislampa/Har markalı aynı kağıt lambadan var… Benimki artık bir konfeti… Çelik üstüne çinko kaplama Vild marka ayaklı saaatim. Tanrım ona sahip olmasam ölürüm… 
Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak. Perdeler. Halılar.
Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğun şeyler gün gelir senin sahibin olur.” (Fight Club)

Diğer yandan açılış sekansında gördüğümüz çifte dönersek, dışarıdan mükemmel toplumu oynayan şehirde mekanik olanın sadece sistem olmadığı anlaşılıyor. İnsanlar herhangi bir duyguya sahip olmadıkları için aşk, seks ya da sevgi kavramlarını gerçekten hissederek yaşamıyorlar. Yaşadığı ilişkiler yüzünden böyle bir düzene daha fazla katlanamayıp ölmek isteyen Andreas için, işlerin giderek zorlaştığına yönetmenin biraz kara mizah yaparak anlattığı trajikomik sahnelerle tanık oluyoruz. Her şeyden vazgeçtiği bu anda önceden gittiği bir barın tuvaletinde kendisi gibi artık yemenin, içmenin hiçbir anlamı olmadığı; sıcak çikolata kokusuna bile hasret kaldığından yakınan bir adamla (Hugo) karşılaşıp onu takip eden Andreas, tekrar o adamı bulmak için evine gidiyor. Dairesindeki duvar çatlağının içinden ilginç bir müzik sesi gelen bu adam, şehirde Andreas ile birlikte normal bir yaşamın özlemini çeken tek kişi. Dışarının grisine inat küçücük evinin içini komple ışıklarla süsleyen Hugo, Andreas ile birlikte duvardan gelen müziğin peşine düşüyor. Burada dikkatimizi çeken şey, çoğu kez yakın planda gösterilen duvardaki çatlağın şekli oluyor. Rahme benzeyen bu çatlak, Andreas için başka bir hayata geçişin, yeniden doğumun simgesi olduğu hissini uyandırırken gerçekten bunu sağlayıp sağlayamayacağını merak ediyoruz.

Yönetmenin; “Sorun Yaratan Adam’ı özel kılan, duygulardan yoksun bir toplum düşüncesini dışa vurma biçimidir. Bana göre bu film, bir şeylerini yitirmiş bir toplumu resmediyor. Her şeyin tıkır tıkır işlediği, ama duyguların olmadığı, yaşarken unutulup gittiği bir yer. Sorun Yaratan Adam, bir kâbusun stilize ve saçma bir resmidir. Gündelik yaşamın içinde geçen bir korku filmidir.”  dediği Den Brysomme Mannen, belki de alışık olduğumuz bazı distopik ögeler içerse de Jens Lien’in söylediği gibi fikrini dışa vuruş biçimi ile birlikte sıradana kaçmayan finali sayesinde diğer yapımlar arasından kendisini sıyırmayı başarıyor.

Kaynak: 1

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
32

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here