Yağmurlu bir Dublin akşamıydı. Durmadan yağan bu yağmurda zor da olsa yürüyerek yolumu bulmaya çalışıyordum. Daha doğru dürüst önümü bile göremeden ilerlerken, bir anda genç bir kadınla çarpıştım! Birden üstümüz başımız dağıldı. Ondan hemen defalarca özür diledim tabii. Hatta bu şanssızlığı telafi etmek için de çarpıştığımız yerin oradaki pub’da bir kadeh bir şey ısmarlamayı teklif ettim. İlk başta kabul etmese de daha sonra sadece bir tane için tamam dedi.

İçeri girdiğimizde bar kısmına geçtik. Barmenden iki kadeh kırmızı şarap rica ettim. Kadehlerimizi içip konuşmaya başladık. Laf lafı açtığından muhabbetimiz gayet keyifli gidiyordu. Hayata dair oldukça benzer fikirlere ve zevklere sahip olduğumuzu fark ediyorduk. Ona “Birer kadeh daha?” diye sorduğumda ise yine ilk başta hayır dese de sonrasında kabul etti.

Barmenden ikinci kadehleri istedik. Alkolün de verdiği rahatlamayla birlikte muhabbetimiz daha da akıp gidiyordu. Aynı zamanda, gözlerinin içine her baktığımda ona daha fazla bağlanıyordum; çünkü bana adeta bir güzellik kraliçesi gibi görünüyordu. Konuşmamız ilerlerken aslında birbirimize çok yakın yerlerde yaşadığımızı fark ettik. Bunu öğrendiğimde ise içten içe acayip sevindim; çünkü evime giden son otobüsü kaçırmak üzereydim ve o an “eğer ikimiz de otobüsü kaçırırsak eve beraber dönebiliriz” diye düşündüm.

Gecenin bir vakti yürüyerek yapacağımız baş başa bir Dublin turu, belki de ikimiz için bir şeylerin başlangıcı olabilirdi. Gecenin başındaki çarpışmamız ise kaderin bizi buluşturması mıydı bilmiyordum. Bu sorunun cevabını bulmak için otobüsü kaçırmayı ve muhabbetimize devam etmeyi seçtim. Hatta dirseklerimiz bile bir ara birbirine değdi ki o kadar birbirimize yakınlaşmıştık. Hem fiziksel hem duygusal anlamda sanki birbirimizi yıllardır yakından tanıyormuşuz hissine kapılmıştık.

Zaman akıp giderken barmen, ışıkları birkaç defa açıp söndürdü. Bu, İrlanda’daki barlarda özel bir anlama geliyordu: Bar birazdan kapanacağı için son içki servisleri yapılacaktı. Bu hareket de ufak bir uyarıydı. Biz de son kadehlerimizi istedikten sonra güzellik kraliçesine otobüsü maalesef (!) kaçırdığımız söyledim. Onun bana cevabı ile birlikte ise adeta nefessiz kaldığımı hissettim: “Önemli değil, zaten sevgilim beni gece yarısı almaya gelecek.”

Tek bir cümleyle mahvolmuştum. İçten içe yıkılmış olmama rağmen onunla konuşmayı sürdürmeye çalıştım. Kısa bir süre sonra ise “Benim artık çıkmam lazım ama sana içkiler için çok teşekkür ederim.” diyerek ve önüme sigarasını bırakarak oradan ayrıldı.

O gittikten sonra üzerimdeki yük daha da ağırlaştı sanki. Giderek dibe batmıştım. Hatta gece boyunca bizi arada bir süzen barmen bile halimi az çok anladı ve kendiliğinden bir kadeh şarap daha doldurdu. Bir elimde kadehle boş boş bakınırken içimi aniden ilginç bir his kapladı: Hemen bir kağıt ve kalem bulup içimi dökmeye başladım: “Şerefe Sevgilim!” yazdım ve bu kelimelerin biraz devamını getirdim. Kısa bir süre sonra ise bar kapatılınca oradan çıktığım anda bir taksiye atladım. Yolun uzun olduğunun farkındaydım ama artık yapacak bir şey yoktu.

Şoföre sağlam bir ödeme yaptıktan sonra kendimi alkolün etkisiyle evime zar zor atıp başladığım işi bitirmeye karar verdim. Hayır, başladığım işten kastım o genç kadın ile olan ilişkim değildi, ona yazacağım ve ilk albümüme koyup ölümsüzleştireceğim şarkıydı. İşte Cheers Darlin’ böyle doğdu.

İrlandalı müzisyen ve şarkı yazarı Damien Rice’ın, birçok konserinde bu şarkıya başlamadan hemen önce defalarca anlattığı hikayesini, bu şekilde kendimizce öyküleştirerek anlatmayı tercih ettik. Hatta isterseniz sahneye davet ettiği kadın seyircilerle olan mizansenlerini de görebilirsiniz.

Aslında bu canlandırma, her konser için seyir açısından unutulmaz bir gösteri olsa da ufak bir serzenişte bulunabiliriz: Rice’ın gitar çalmadan, kayıtlı altyapı üzerine ve sarhoş taklidi yaparak alaycı bir şekilde şarkıyı seslendirmesi, eserin o büyüsünü müziğin içeriği açısından biraz sarsıyor. Ancak şarkının öncesindeki hikaye kısmı, her zaman muazzam tabii ki.

Şarkı, her şeyden öte duygusu ile dinleyenini alıp çok uzak yerlere götüren ve götürdüğü bu yolda da ciddi bir şekilde hüzünlendiren bir eser.

Özellikle, narin bir fısıltıdan tutun bağırıp haykırmalara kadar iniş çıkışlarının bol bol hissedilebildiği vokallerin hükmettiği parça, Rice’ın bu parçaya ne kadar özen gösterdiğini bizlere kolaylıkla kanıtlıyor.

Sözler ise ayrı bir incelikte kaleme alınmış: “What am I darlin’? A whisper in your ear? A piece of your cake?” gibi metaforların yanı sıra aslında “şair”, bazı yerlerde hikayeyi direkt olarak da aktarmış: “And I die when you mention his name” bölümünde o yıkılış anını hissedebiliyorsunuz. Daha sonra, “I got a beauty queen. To sit not very far from me” dizelerinde ise yukarıdaki öykümüzde o genç kadına neden “güzellik kraliçesi” sıfatıyla hitap ettiğimizi fark edebilirsiniz.

Bunun dışında, enstrümanlara ve altyapıya değinecek olursak, (albümün tamamında olduğu gibi Rice imzalı olan) prodüksiyonun da tıpkı vokaller gibi aşırı derecede özenli bir şekilde ele alındığını anlayabiliyoruz: Şarkının girişinden verse boyunca devam eden kadeh çarpışması sesi ve oradaki aralığa işlenmiş akustik gitar melodileri, özellikle kulaklıkla dinliyorsanız sizi parçaya anında bağlamayı başarıyor.

Enstrümanların çeşitliliği ise eserin karakterini oldukça zenginleştirmiş: Klarnet, çello, piyano, akustik ve elektro gitarlar gibi çeşitlilik doğru harmanlandığında ortaya defalarca rahatlıkla dinlenebilen bir iş çıkıyor.

En vurucu kısmı ise anlatmamıza pek gerek yok gibi: Son bölümde başrolü alan elektro gitar riff’i ve arkasındaki narin piyano dokunuşları, şarkıyı duygu yoğunluğu açısından adeta bir üst seviyeye taşıyor.

Rice’a “Şerefe!” dedirtip onun bu etkileyici eseri kaleme almasını sağladığı için kadehimizi sana kaldırıyoruz, güzellik kraliçesi… Umarız sevgilinden de ayrılmamışsındır, teşekkürler!

Kaynak: 12.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here