Bedeninde üç zıpkınla yüzmeye devam eden ve bedeni verdiği mücadeleden dolayı yara bereyle kaplı, kanı okyanusun buz gibi suyunu bulandıran dev bir balina… İzini kaybettirmiş ve tam bir umut doğmuşken yeniden yakalanıyor, ölmesi tam yirmi dört saat sürüyor. İşte bu balina, Bastoy çocuklarının ta kendisi. Amanda Awards’da aldığı en iyi film ödülü başta olmak üzere 7 ödüle ve 11 adaylığa layık görülen Kongen av Bastoy (King of Devil’s Island) ile Norveçli yönetmen Marius Holst, bugün örnek bir ceza kurumu olan Bastoy Hapishanesi’nde yüz yıl önce yaşanılan çirkinlikleri tüm çıplaklığıyla önümüze seriyor ve hafızamızı diri tutuyor.

Kongen av Bastoy ile Göteborg Film Festivali‘nde ödül alan ve Amanda Awards’ta en iyi sinematografi ödülüne aday gösterilen görüntü yönetmeni John Andreas Andersen ise şüphesiz ki çok başarılı bir iş çıkartmış. Seyircileri ürpertmekten geri durmamış, kameranın yumuşak hareketleri sayesinde, hikâyenin sertliği Norveç’in vahşi ve zarif güzelliğine gölge düşürememiş. Bu görsel şölen, film süresince olabilecek en doğru zamanlamalarda duyduğumuz Sigur Ros müziği ile de birleşince hayran kalmak işten bile değil.

Amerikan sinemasına karşın dramı daha zarif ve abartıdan uzak işleyen Kuzey Avrupa sinemasının farkını bu filmde görüyoruz. Gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazılan senaryoda, yaşam ve ölüm büyük harflerle ve altı çizilerek değil, realist bir çizgide ele alınmış. Hikâyeye sanki bir “bahane” yaratmak amacıyla sonradan eklenmiş gibi duran müdürün karısı (Ellen Dorrit Petersen) karakteri haricinde, senaryoda yalnızca çok ufak pürüzler var.

1982’de yetişkinler için bir cezaevine dönüştürülen, içerisinde güvenlik kamerasının dahi olmadığı, mahkûmların yalnızca basit çiftlik işlerinde çalıştırıldığı Bastoy’da, 1900’lü yıllarda işler böyle yürümüyordu. Suçlu bulunan çocukların gitmekten imtina ettiği, gidenlerin ise sert koşullar altında acımasızca çalıştırıldığı, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kaldığı ve oradan ayrıldıktan sonra sosyal hayata karışmalarının belki de imkânsız olduğu bir ıslahevi niteliğindeydi. Hikâyemiz tam olarak burada başlıyor, kimlik kaybı kaybı ile. Islahevine henüz varan Erling (Benjamin Helstad) ve Ivar (Magnus Langlete) kişisel eşyalarıyla birlikte isimlerini de teslim ediyorlar, artık onlar C-19 ve C-5.

Bastoy bünyesindeki müdür ve öğretmenler, otoriteyi sağlamak adına insanlık dışı yöntemler uygulamaktan çekinmiyorlar. Birbirleriyle iletişim halinde olmaları bile hoş karşılanmayan isimsiz çocuklar, daima hakarete ve ahlak nutuklarına maruz kalıyor, dikte edilenlere baş kaldırmaya cesaret gösterenler ise Norveç’in keskin soğuğunda güvenlik gözetmeksizin saatlerce ve hatta günlerce çalıştırılıyor. Yaşamlarının ve ferdî fikirlerinin bir değerinin olmadığı yıllar boyunca ince ince işleniyor onlara. Nihayetinde istenen sonuç alınıyor ancak kusursuz işleyen bu düzen, Erling’in gelişiyle yerini kaosa bırakıyor.

Erling, daima itaat etmeyi reddediyor ve bu korkusuzluğuyla affedilmesine sadece birkaç hafta kalmış, hapishane tarafından koğuşunun sorumluluğu kendisine verilmiş olan Olav‘ı (Trond Linssen) derinden etkiliyor. Filmde bazen ait olduğu yeri unutan, bazen ise haksızlıklara diş gösteren, yönetim ve çocuklar arasında bir köprü olarak gördüğümüz Olav (C-1), zaman zaman Oystein (Morten Lovstad) ve Erling ile ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyor ve böylece yakınlaşmalarını, fikirlerinin süreç içindeki değişimini görebiliyoruz. Oystein ve Erling kusursuz bir kaçış planı yaparken Ivan, Bastoy’da yıllardır koruyucu baba olan Brathen‘in (Kristoffer Joner) tacizine uğruyor.

Planlarının bir parçası olarak kendilerini zehirleyen Erling ve Oystein’ın, Brathen’den kaçmak için kendini yaralayan Ivan ile revirde yolları kesişiyor. Ancak Oystein uyanamıyor ve Ivan kendisini alması için ne kadar yalvarsa da olan bitenden haberi olmayan Erling yola tek başına çıkıyor. Kaçışıyla birlikte ıslahevinde bir kahramana dönüşse de bu uzun sürmüyor ve yakalanıp geri getiriliyor. Kırbaç cezasını ise Olav’a uygulatıyorlar ve Ivan intihar ediyor. Bu kez gözler Ivan’a dönüyor ve yaşadığı korkunç şeylerin farkına varan çocuklar, ellerinden gelen mücadeleyi verip koruyucu babayı ıslahevinden göndermeye çalışıyorlar.

Bastoy’un yöneticisi (Stellan Skarsgard), yaptığı yolsuzluklar nedeniyle koruyucu baba tarafından tehdit ediliyor ve yalnızca bir süreliğine göz boyamak için onu adadan gönderiyor. Olav’ın ıslahevinden ayrılacağı gün, Brathen geri dönüyor ve katarsisin seyirciler üzerinde iyileştirici etki yarattığına dair somut örnek oluşturabilecek bir olay yaşanıyor; çocuklarımız ıslahevinde isyan çıkarıyor. Tüm yetkililer adadan ayrıldıktan sonra bir teğmenden telefon geliyor ve Erling’in ağzından film boyunca belki de en etkileyici, masum ve çocuksu sözler dökülüyor:

“Norveç kralıyla konuşmak istiyorum. Ona hemen arayanın Bastoy kralı olduğunu söyle.”

Akabinde silahlarıyla birlikte kocaman bir ordu, savunmasız çocukların olduğu Bastoy’a varıyor ve buradan kurtulabilen tek kişi Olav oluyor. Ve anlıyoruz ki otorite figürü değişse de otoritenin kendisi asla değişmiyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here