Şairlerin dünyasına baktığımızda çoğunluğunun bir odak noktası olduğuna kanaat getiririz. Kimisi aşk üzerine ansiklopedilerce anlatılan ruh hallerini tek satırda anlatır, kimisi bir davayı haykırırcasına savunur, bir başkası ise yalnızlığına tutunur. Öte yandan bahsedilen “odak noktaları” birden fazla olan şairler de söz konusu. Şiirini bir teklik üzerine sarmalamayan, farklı iki dala birden tutunan şairleri kastediyorum elbette. Şahsen bu konu üzerine düşündüğümde aklıma iki şair gelir; birisi mavi gözlü dev olan Nazım Hikmet diğeri ise hem kavganın hem aşkın hem de çaresizliğin şairi Ahmed Arif. Bugün Ahmed Arif’in sesi olmaya çalışacağım. O her ne kadar suskun kelimesine ve suskunluğa bağlı kalmaya çalışan biri olsa da.

Hayatından kısaca söz etmek gerekirse; şairimiz Diyarbakır’da doğar. Annesi Sare Hanım’ı çok küçük yaşta kaybetmesi üzerine üvey annesi Arife Hanım tarafından büyütülür. Babası Arif Hikmet’in işinden dolayı ilkokulu Siverek’te bitirir ve ortaokulu okuması için aile Urfa’ya yerleşir. Şiire ilgisi bu yıllarda başlayan Ahmed Arif’in o yıllar da en sevdiği şair Faruk Nafiz’dir. Daha sonraları Afyon Lisesi’ne yatılı olarak gönderilir ve burada aradığını bulur Ahmed. Edebiyat hocası Gündüz Akıncı, ders kitaplarından ziyade roman okutan bir öğretmendir. Refik Durmuş’a anlattığına göre; şairimiz lise yıllarında öğretmeni sayesinde Andre Malraux, Max Weber, Dostoyevski, Tolstoy, Flaubert ve özellikle Emile Zola gibi isimlerin kitaplarını okuma şansı bulmuştur.

Sevdiği şairler de bununla beraber zenginleşmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Behçet Necatigil, Nazım Hikmet gibi isimleri de Faruk Nafiz’in yanına ekler. Bir yandan eğitimine devam edip bir yandan da bu isimlerin yazdıklarını okuyan Ahmed Arif, aynı zamanda kendi şiirini de aramaya koyulur. Lise sonrası üniversite zamanlarında siyasete de ilgi duyan şair, bu sebepten sayısızca sorguya ve işkenceye maruz kalmıştır. Hatta bir keresinde henüz yayınlanmayan bir şiiri yüzünden içeri alırlar: Otuz Üç Kurşun. Bunlar, hayatı boyunca sürecek olan dava kavgasının ilk belirtileridir.

Yazının başında belirttiğim gibi Ahmed Arif’i sadece davasının şairi olarak tanımlamak büyük yanlış ve yersiz olurdu. Zira edebiyatımızın bir başka ismi olan Leyla Erbil’e olan aşkını bilmeyen yoktur. Leyla Erbil, bu konuyla ilgili “Benim tarafımda yalnızca dostluk vardı, aşk yoktu” diyor. Karşılıklı bir aşk olsaydı bu ne olurdu hep merak etmişimdir.

Mektuplara baktığımızda Ahmed Arif’in her mektuba farklı bir hitap ile başladığını görüyoruz. “Merhametsiz ömrüm, kardeş çocuk, azizim” bunlardan sadece bazıları. İmzasını atarken de adı yerine “Senin, yalnız senin” gibi naiflikler kondurmuş mektuplarına. Mektupların imzaları da başlangıçları da değişiyor bir sebepten sonra. Leyla Erbil başkasıyla evleniyor.

Leyla’ya olan sevgisi evlendiğinde bile değişmiyor. İlan-ı aşklarının ve iltifatlarının üstüne koyu bir çarşaf kapatıp mektuplarını yazmaya devam ediyor Ahmed.

“Leyla, sana böyle bir kâğıda yazdığım için özür dilerim” şeklinde başlıyor bir mektubunda. Maddi ve manevi imkânsızlıkları aynı anda yaşadığından mahcup kelimesini üstüne kaftan diye dikmiş diyorum ben bu cümlesine. Naifliğini de sol cebinden hiç çıkarmamış.

“Gözlerinden öperim. O güzel burnuna yıldızlarca öpücük… Bana yaz! Ben daha buradayım. Eğer Diyarbakır’a yazdıysan, annem alır, açmadan bana gönderir. Ben giderken sana yazarım. Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni. Tekrar öperim.” Diyor başka bir mektubunu sonlandırırken.

Konu davası olduğunda kalem kâğıdı silah gibi kullanan Ahmed Arif, gönlünün sesini dinlediğinde kendini dizginlemekten hiçbir zaman geri kalmamış. Buna hitaben bir mektubunu şu sözlerle bitiriyor;

Şunu da iyi belle: Benim için çok mühim olan, sana âşık olmak veya olmadığımı bağırıp yırtınmak değildir. Aslolan, seni kırmamak, üzmemek, kaybetmemektir. Anladın mı canım? Daha kâfi görmediğin izahlar, açıklamasını istediğin hususlar varsa yaz. Mektubunu hemen bekliyorum. Gözlerinden öperim. (Gözlerini öpemeyeceğim birine yazmak, mektup atmaktan tiksinirim. Bunu da böyle kabul edeceksin.)”

Velhasıl kelam bu dünyada bir Ahmed Arif vardı vaktiyle, hem kavgasıyla hem aşkıyla yer edindi coğrafyamızda. Hem de ikisini de layığıyla yaptı, iyi de yaptı.

Şairin en sevdiğim şiirlerinden birini seslendirdim sizin için, dinlemek isteyenler buyursunlar.

Fon Müziği: Evanthia Reboutsika – We Will Meet Again
Şiir: Ahmed Arif – Hasretinden Prangalar Eskittim

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here