Tuz bütün dünya için en önemli maddelerden biridir. Sadece damak tadı için de değil, dünyada bir “tuz kültürü” olduğunun ne kadar farkındayız? Sıradaki içeriğimizde bu konuyu inceleyerek sebeplerini ortaya çıkarmaya çalışacak, aynı zamanda edebiyatımızın tuz güzellemelerine de bir göz atacağız.

Türk geleneğinde ve İslam aleminde kutsal sayılan bir madde olduğunu bilmekteyiz. Hatta tuzu bulan kişinin İbrahim Peygamber olduğu dahi söylenmektedir. Peki Homer tarafından “kutsal madde” olarak adlandırılıyor olmasına ne demeli? Tarih boyunca tuz bir çok millet için önemli olmuştur. Hatta bu sebeple “beyaz altın” bile denmiştir. Tuza sahip olmak bazı dönemler bir zenginlik göstergesi olmuş, değişim aracı olarak kullanılmıştır. Bu tarihleri günümüzden çok uzak zamanlar olarak düşünmeye gerek yoktur. Nitekim Etiyopya 20.yüzyıla kadar para birimi olarak “amoleh” adı verilen, yaklaşık yarım kilo ağırlığındaki tuz çubuklarını kullanmıştır. “1450’de Mali’de tuz, aynı ağırlıktaki altınla eşdeğerdir. Günümüzde tuz halen Sudan bölgesi ve güneydeki ormanlarda yaşayan yerliler tarafından para yerine kullanılmaktadır.”  Bugün İngilizce “maaş” anlamındaki “salary” kelimesi dahi Latince “tuz” demek olan “salarium” kelimesinden gelmektedir. Roma İmparatorluğu’nun askerlerine maaşlarını tuz olarak ödediği bir dönem olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu bile tuzun önemi kaynaklı tuzcuları bazı vergilerden muaf tutmuşlardır.

Tarihteki yerinin büyüklüğünü az çok anlamış olmalıyız. Peki tuz neden bu kadar önem görmektedir? İnsan vücudunun da bir parçası olan tuz, insanın yaşamını idame ettirmesi için yeterli midir? İnsan tuzlu su içerek yaşayabilir mi? Maalesef hayır. Fakat fark ettiği, aldığı ilk tat, kendi gözyaşının tadı olduğu için bir bağlılık söz konusu olabilir mi?

Tuz ile ilgili bu düşüncelerimizin başlangıç sebebi edebiyatımızda sürekli karşımıza çıkıyor oluşundandı. Araştırmaya başladığımızda Türk kültüründe tuzun yerine dair yapılmış bir çok çalışma gördük. Hocaların Hocası Şükrü Elçin tuz üzerine bir makalesinde “tuz ekmek hakkı” kavramından şöyle bahsediyordu: “Türklerin tarihine edebiyatına ve folkloruna giren tuz ekmek hakkı dostluk, vefa, arkadaşlık, sadakat, insanlık, samimiyet, mertlik, dürüstlük gibi kavramları içine alan zengin bir klişedir.” Halk hikayelerimizde, şiirlerimizde en çok kullanılan tuz ifadelerinden birisidir bu. Dilimizde tuz ile ilgili 100’den fazla deyim vardır. Örneğin; “tuz biber ekmek, tuzla buz etmek, tuzlayayım da kokma, tuzluya mâl olmak, tuzluya oturmak, tuzsuz helva gibi sallanmak, çorbada tuzu bulunmak, tadı tuzu kalmamak, açık yaraya tuz ekmek” vb. Gördüğünüz üzere tuz onlarca deyim ve atasözünde kendine yer edinmiştir. Kavram bu kadar yerleşik, madde bu kadar önemli olunca, bizim ince ruhlu şair ve yazarlarımız da divitlerine tuz serpmişler.

Gelelim yazımızın asıl sebebine yani edebiyatımızdan “tuzlu” örneklere. Gelenekten moderne bir çok yazar ve şairin tuzun büyüsüne kapıldığından bahsetmiştik. Karacaoğlan, Aşık Şenlik, Gevherî, Dadaloğlu, Aşık Çerkezoğlu, Pir Sultan Abdal, Levnî, Şeref Taşlıova gibi isimler de tuza ilgi duyan isimler olmuşlardır.

 

Karacaoğlan bir şiirinde;

“Yeni geldi Arap atın sökünü,

Seyir eyle sağa sola bükeni

Helal edin tuz ekmeğin hakkını

Varamıyom beni burda eyler var” demiştir.

 

Önemli halk hikayelerimizden Kerem ile Aslı’da da tuz ile ilgili manzum ve mensur söyleyişler vardır. 

Dadaloğlu demiştir ki: “Yaremi doldurdun ince tuzunan, üstüne de biber ektin öl deyi.”

Aşık Veysel ise tuza şu dizelerinde yer verir:

“Aşkın beni elden ele gezdirdi

Çok dolandım bulamadım

Beni candan usandırdı bezdirdi

Tuzlu imiş yeyemedim aşını” 

Gevherî ise “tadı tuzu kalmamak” deyimini benimseyenlerden olmuştur, bir şiirinde şöyle der;

“Dal oldu kâmetim büküldü belim,

Ben bilirim tadım tuzum kalmadı”

Halk edebiyatımızdan yakın tarihli bir örnek daha verecek olursak ünlü halk ozanımız Şeref Taşlıova’nın şu dizelerini gösteririz:

Şeref der ki gerçek aşık olmayan

Dert ortağı telli sazı çalmayan

Yediğinin kıymetini bilmeyen

Ekmek fayda etmez tuz fayda etmez”

 

Halk edebiyatı örnekleri için

Günümüz edebiyatına yavaş yavaş yaklaşırken gelmiş geçmiş en güzel tuzlu şiirlerden bahsetmemiz gerekir. Bunların başında ise Nazım Hikmet’in “Seviyorum Seni” adlı şiiri vardır.

“Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi
Ağır posta paketini
neyin nesi belirsiz
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi
Seviyorum seni
denizi ilk defa uçakla geçer gibi
İstanbul’da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldayan birşeyler gibi
Seviyorum seni
Yaşıyoruz çok şükür der gibi.”

Bedri Rahmi Eyüboğlu ise özellikle “Tuz Şiiri” yazar ve der ki:

“Bir yanım tuz,
Bir yanım şeker
Tuzdan yanayım

Bir yanım deniz
Bir yanım toprak
Denizden yanayım

Bir yanım sen
Bir yanım ben
Senden yanayım”

 

Ahmed Arif “Kalbim Dinamit Kuyusu” şiirinde tuz ekmek payından dem vurur.

“…Beni, gözlerin götürür

Gözlerin

Aşkla, acıyla…

Kuşatmışlar

Sesimi, soluğumu

Kesilmiş

Tuz-ekmek payım

Vurgunum

Ve darda,

Gözaltındayım…”

İsmet Özel “Mataramda Tuzlu Su” şiirinde; “Mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok. Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.” demiştir.

Dönemimiz güzel adamlarından, daha çok şiirini görmek istediğimiz yazar Menderes Samancılar ise “Yanmış Orman Kokusu” adlı kitabında “Tuz Kokulu Mumlar” şiirine imza atar.

“Sana

Ulaşılması mümkün olmayan okyanuslardan

Tuz kokulu mumlar getirdim…”

Dönemimiz şairlerinin en güzellerinden, istisnasız en naifi Orhan Alkaya “Tuz Günleri” adlı müstakil şiir kitabında bulunan şiirinde şu dizeleri okur ile buluşturur. Belki de yazılmış tuzların en hırçınıdır ve aynı zamanda en çok acıtanı.

“bize yapılanları gördüm , hepsini
gül yanlış kokarsa tuz yakaya takılır”

Bu kadar tuzlu şiirden sonra sizin için tek temennimiz şu olur sevgili okur, “Tadınız tuzunuz hiç eksik olmasın.”

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here