Geçtiğimiz yıllarda Manchester by the Sea (Yaşamın Kıyısında) filminin senarist ve yönetmeni olarak adından sıkça söz ettiren Kenneth Lonergan, aslında sinemaya bundan tam 19 yıl önce ilk filmiyle başarılı bir giriş yapmıştı: You Can Count On Me (Bana Güvenebilirsin). 

Başrollerini, ilerleyen yıllarda oynayacağı birçok iyi filmin yanı sıra, kalplerimizde “Hulk/Bruce Banner” olarak yer edinecek olan genç Mark Ruffalo (Terry Prescott) ve güzel oyuncu Laura Linney (Samantha ‘Sammy’ Prescott)’in paylaştığı You Can Count On Me, küçükken anne babalarını trafik kazasında kaybeden iki kardeşin parçalanmış aile bağlarını ele alıyor. Olağanüstü gerçekçiliği ile filmin en başarılı ve güçlü yanını oluşturan senaryo ise yine yönetmen Lonergan’a ait.

Büyüdüğü kasabayı terk ettikten sonra oldukça savruk bir hayat süren Terry, içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulabilmek için ablası Sammy’den yardım almak zorunda kalır ve kasabaya geri döner. Sammy, bir bankada kredi memuru olarak çalışmakta, talihsiz bir ilişkinin ardından tek başına büyüttüğü oğlu Rudy (Rory Culkin) ile birlikte, Terry’nin aksine düzenli ve sıradan bir şekilde yaşamaktadır. Kardeşinden uzun zamandır haber alamayan Sammy, Terry’nin dönüşünü heyecanla karşılar fakat birbirlerinden tamamen zıt karakterlere sahip bu ikilinin yeniden birleşmesi, ilişkilerini hiç tahmin edemeyecekleri yollara saptırır.

Film, gerek vizyona girdiği yıllarda gerek sonrasında seyirci ve eleştirmenlerden çok güzel reaksiyon alarak kalitesini yirmi yıla yakın korumuş, muhtemelen bundan sonra da koruyacak olan bir film. Peki, filmin bu denli sevilip kalıcı olmasını sağlayan şey ne?

İşte bu noktada benim kişisel görüşüm, filmin tamamen hissedilebilir olması. Yani, iki saate yakın baktığınız ekranda, Lonergan’ın birey-toplum, ebeveyn-çocuk, kadın-erkek ve yönetici-personel gibi farklı konularda incelikle işlediği ilişkilerin size belki kendi hayatınızdan, belki arkadaşlarınızdan ya da komşularınızdan ama mutlaka bir yerden tanıdık gelerek içinizden “Evet, ne yaşadığını biliyorum.” dedirtebilmesi. Hikâyenin seyirciyi abartılı bir drama boğmadan, tıpkı hayatın bize getirdiği şekliyle, doğal bir akış içinde ilerletilmesi ve kullanılan sade sinematografi de filmin keyifle izlenmesini sağlayan önemli unsurlardan biri.

Terry ve Sammy karakterlerinin farklı perspektiflerle yaptığı iç hesaplaşmalar, toplum baskısına karşı gösterilen ahlaki dürtüler ve bunların getirdiği kaçınılmaz kopuş, ne yazık ki bugün bile hepimizi içine alabilecek kadar güncel.

“Eski bağların artık çözüldüğü postromantik dünyada önemli olan tek şey sizsiniz: Olmak istediğiniz şey olabilirsiniz; yaşamınızı, çevrenizi, hatta görünüşünüzü ve duygularınızı seçersiniz. Eski koruma ve bağımlılık hiyerarşileri artık yok, yalnızca özgürce son verilen özgür sözleşmeler var.”

Zygmunt Bauman’ın “Yaşam Sanatı” adlı kitabında yer verdiği bu alıntı parça, aslında tam olarak Lonergan’ın senaryosunun temeline oturttuğu karakter çatışmasına paralel bir anlatımı içeriyor. Aile olmanın getirdiği güven ve bağlılık güdüsünün birleştiriciliğine karşın farklılıklarımızı, bencilliklerimizi ve verdiğimiz bireysel özgürlük savaşının hikâyesini mükemmel oyunculuklarla taçlandırarak anlatan You Can Count On Me, bu anlamda beyaz perdedeki en naif bağımsız filmlerden biri.

Kaynak: Bauman, Zygmunt . (2017.) Yaşam Sanatı. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here