Sürrealizm ya da diğer adıyla Gerçeküstücülük, 1924 yılında Fransa’da iki grup halinde ortaya çıkmıştır. İlki André Breton ve Paul Eluard tarafından Jung’un fikirlerine dayanılarak ortaya çıkmış, diğeri ise; Freud’cu bilinçaltı okumasını öne çıkarttıkları sanat akımıdır. Bilinen gerçeklerle olan bağın kesilip hayal gücüyle yeni bir gerçek yaratmak amacı güder. Sürrealizm, temel olarak bilinçaltına dayanır. Sürrealistlere göre bilinçaltı; yasalar, zorunluluklar, toplum kuralları gibi kavramlardan meydana gelir. Bilinçaltını oluşturan bu kavramlar ise bazı durumlarda kendisini ortaya çıkarır. Rüyaların tamamen bilinçaltından meydana geldiğini düşünen Sürrealist yazarlar, Freud’un psikanaliz fikirlerinden etkilenmiş ve kendisini ortaya çıkaran bu “bastırılmış kavramları” edebiyata aktarmışlardır. Sürrealizmin kurucusu Breton, sürrealizmle ilgili düşüncelerini şu şekilde açıklıyor:

“Sürrealizm, bugüne kadar ihmal edilmiş olan bazı çağrışım biçimlerinin yüksek gerçekliği, rüyanın büyük kudreti, düşüncenin karşılıksız oyunu hakkındaki inanışa dayanıyor. Sürrealizm, diğer bütün ruhsal mekanizmaları tamamen ortadan kaldırmayı ve hayatın başlıca sorunlarının çözümünde onların yerini almayı amaç edinir.”1

André Breton, National Portrait Gallery, 1960

 

sürrealizm ile ilgili görsel sonucu
Rob Gonsalves, The Sun Sets Sail

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da kaybedilen huzur ve barış ortamı yeniden sağlanmaya çalışılıyordu. Bu amaçla yapılan çalışmalarla ve aynı zamanda gelişen teknolojiyle insanların refah seviyesi hızla yükselmesine rağmen, insanlar manevi olarak bir açlık ve yoksulluk yaşıyordu. Sanatçılar bu açlığın çözümünü yeni pek çok akım yaratarak buldular. Sürrealizm de yaratılan bu akımların en önemlilerinden biri haline gelmiştir. Sürrealizmin kısa sürede bu kadar benimsenmesinin sebebi olarak dönemin zorlu hayat şartlarını gösterebiliriz. Kısa süre önce savaş ve ölüm görmüş insanlar; akıl, mantık ve gerçekçilik yerine bilinç dışının düşsel dünyasına yönelmeyi seçtiler. Bilinen gerçekle bağlarını kestiler ve bilinçaltında yeni bir gerçek yarattılar.

Sürrealizmin yazım özelliklerine de değinecek olursak; Sürrealistler oldukça kapalı bir anlatım tercih etmiş ve herkes tarafından anlaşılmaktan kaçınmışlardır. Bunun yanında noktalama işaretlerini de hiç kullanmamış ve içinden geldiği gibi yazma yöntemiyle aklın egemenlik alanına gelmeden sınırsız bir biçimde düşüncelerini yazıya aktarmışlardır. Sürrealizmin edebiyat alanındaki en önemli temsilcileri ise Andre Breton, Luis Aragon ve Paul Eluard’dır.

“Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Kanadı yok
umutsuzluğun, akşam vakti deniz kıyısında bir taraçada,
toplanmış bir sofrada kalayım demiyor. Umutsuzluk bu, o bir
sürü olayların dönüşü değil bu, tıpkı akşam karanlığında bir
karıktan öbürüne giden tohumlar gibi.” -Breton 2

sürrealizm ile ilgili görsel sonucu
Angela Latchkey, Heights of Space

Resimde Sürrealizm

Sürrealizm, edebiyatın yanı sıra resim alanında da etkili olmuş bir akımdır. Ressamlar, yazar ve şairlerin yazarak anlattığı duyguları tablolara aktarmış ve ortaya mükemmel eserler çıkartmışlardır. Bu akımı esas alan pek çok ressam olsa da akıllara ilk olarak Salvador Dali geliyor. Yaşam tarzı, ilginç bıyıkları ve davranışlarıyla her zaman ilgi görmüş bir ressam olan Dali, aynı zamanda Sürrealizm akımının en önemli ressamı konumunda. Kariyerinin ilk yıllarında Dadaizm etkisinde eserler verse de yirmili yaşlara geldiğinde Sürrealizm akımını benimsemiş ve bu akımda eserler vermiştir.

Salvador Dali, “Belleğin Azmi” (Eriyen Saatler), 1931

Yukarıda gördüğümüz ve Dali’nin en önemli eserlerinden biri olan “Belleğin Azmi” isimli tabloda erimekte olan saatleri görürüz. Bu saatler bize gerçekle hayal arasındaki bir dünyayı tasvir eder. Sol alt köşede gördüğümüz karıncalar ise bize ölümün bir sembolüdür. Resmin en arkasında bulunan deniz kenarı ise bize gerçek dünyadan bir kesit sunar.

 

Kaynaklar:345,

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here