“Bu albüm, tamamen seks ve hüzün ile ilgili.”

İkinci solo albümü için Rolling Stone röportajında açıkça bu sözleri dile getiren şarkıcı, kariyerine ise adeta popüler kültürün içinde doğarak başladı: İngiltere’nin Cheshire şehrinin bir kasabasında bir fırıncı çırağı olarak çalışırken, henüz 16 yılında katıldığı The X Factor sayesinde hayatı kurtuldu! Harry Styles, bu yarışmayla kurulan One Direction grubu ile kısa sürede “dünya üzerindeki en büyük boy band’in en önemli üyesi” sıfatına erişti.

Müzik sektörünü yakından takip edenlerin bildiği üzere, her jenerasyonun boy band’lerinin yarattığı etki devasa olsa da başarı ömürleri her zaman kısa olur. Önemli olan ise boy band’den sağ kalan üye ya da üyelerden biri olabilmektir: Bunun tartışmasız en önemli iki örneği olan Justin Timberlake (‘N Sync) ve Robbie Williams (Take That) sonrasında ise –Blue döneminden sağ kalan biri çıkmayınca- bu isimleri devam ettirecek kişi Harry Styles gibi görünüyor.

One Direction’ın diğer üyelerine kıyasla, kendi adını taşıyan ilk solo kaydı olan Harry Styles (2017) ile kendine daha sağlam ve daha farklı bir yol çizen şarkıcı, bu albüm ile birçok başarılı hite imza attı. Bununla birlikte, bir önceki cümlemizdeki “farklı” sıfatını açacak olursak, tam anlamıyla bir teen pop idolü olan sanatçı, kafesinden özgür bırakılınca piyasadaki “çoğu rock müzisyeninden daha rock” bir retro pop-rock tarzına geçiş yaptı. SNL’deki esprisi kesinlikle aslında çok yerinde kullanılmış: “I’m not in a boy band anymore, i’m in a man band now.”

Bu albümün hiç şüphesiz göz bebeği olan olan ilk teklisi Sign of the Times, hiç de bir pop idolünün ilk solo albümünün ilk teklisi olacak bir fabrikasyon ürün değildi; 6 dakikaya yakın sıra dışı süresiyle mükemmel bir soft rock eseriydi. Graham Norton’daki performansını ise sıkılmadan defalarca izleyebilirsiniz. Kiwi ise özellikle şuradaki kaydında da görülebileceği üzere tek kelimeyle enerjik bir rock parçasıydı!

İkinci solo albüm Fine Line (2019) ise sanatçının ilk albümündeki ruh halini daha da özgürleştirmeyi başarıyor. İlk albümdeki tarz bütünlüğü, burada da korunmayı biliyor ve yine karşımızda bilgisayar kullanımının neredeyse çok az olduğu, yani tamamı enstrümanlarla yapılan ve funk ile soul’dan esinlenen bir pop rock kaydı duruyor. Albümü dinleyince, 21. Yüzyıl piyasasında artık nadiren denk geldiğimiz bilgisayarsız pop rock müziğini de gerçekten özlediğimizi fark ediyoruz! Ayrıca Styles, başarılı ilk albümüne göre daha da mutlu ve daha da özgür, bunu hissedebiliyorsunuz. Apple Music’te çalışan efsane isim Zane Lowe ile Styles’ın LA’deki evinin bahçesindeki samimi röportajdan da bunu anlayabilirsiniz.

Styles’ın, piyasa müziği üretmek zorunda olduğu boy band’i ve sonrasında da başarılı bir kayıt çıkarmak zorunda olduğu ilk albümü dönemlerine kıyasla şu an daha özgür olduğunu hep vurguluyoruz. Hatta giyim tarzının bile bu açıdan sınırlarının çok ötesine geçip özgürleştiğini söylemek mümkün: Instagram’ındaki balerin paylaşımları ve Google’a Harry Styles Met Gala yazılınca gördüğümüz fotoğraflar da bunun bir göstergesi. Bu açıdan cinsiyet sınırlarının ötesinde David Bowie-vari bir dönüşüme başlayan şarkıcı, Pitchfork’un albüm incelemesinde de değinildiği gibi Bowie’den fazlasıyla ilham almışa benziyor.

Albümün açılışını yapan Golden, promosyon için daha önce çıkmış single’ların da beklentiyi yükseltmesinden ötürü, albümden beklediğimiz seviyede bir giriş değil. En azından “La la la la” bölümleriyle akılda kalmayı başarabilen bu tekdüze eser, sanatçının daha önce değindiğimiz Zane Lowe röportajında belirttiği üzere ona arkadaşlarıyla geçirdiği sıcak Malibu günlerini hatırlatıyormuş. Şarkı 1 günde yazılmış ve o günün sonunda da bunun albümün giriş parçası olmasına karar verilmiş!

Watermelon Sugar ise bir soru-cevap etkinliğinde görebileceğiniz gibi yine 1 günde yazılmış ancak tam 1 yılda kaydedilmiş bir eser. Styles, parça çıkmadan önce attığı tweet ile “Kiwi walked so Watermelon Sugar could run” diyerek bu şarkıyı haliyle isim olarak ilk albümdeki Kiwi’yle kıyaslamıştı. Şarkının isminin esas anlamı ise muhtemelen şarkıcının eski kız arkadaşı Camille Rowe’un Elle röportajında da belirttiği üzere en sevdiği kitap olan In Watermelon Sugar (Richard Brautigan) eserinden geliyor. Ancak bu kadar ince tasarlanmış bu eserin nakaratı, sürekli tekrarlanan Watermelon sugar high dizesinden daha yaratıcı bir düzeyde olsaydı, şarkı tam anlamıyla bir klasik pop / funk hiti olabilirdi; bu haliyle ise keyifli ancak tekrar tekrar zor dinlenebilen bir eser olarak kalmış.

Funk etkili bir başka single olan Adore You, özellikle bas gitar yürüyüşleriyle ve vokal enerjisiyle ünlü müzik eleştirmeni Anthony Fantano’nun da gözlemlediği gibi Maroon 5 hitlerini andırıyor. Albümün en değerli çalışmalarından biri olduğu ise kesin. Ayrıca, Eroda (yani tersten yazılmış Adore) isimli hayali bir adada geçen ve izleyenlerin yüzlerinde tatlı bir gülümseme bırakan muazzam videosu da şarkıya ayrı bir sempati katıyor.

Lights Up, albümün ilk teklisi olarak ulusal Coming Out gününde yani 11 Ekim’de yayımlandığımda ise Styles, dinleyicilerini kalplerinin tam ortasından vurmayı ve onları şaşırtmayı başardı. Hem o günün anlamı, hem de şarkının sözleri ve oldukça sanatsal müzik videosu ile sanatçı, (en azından) biseksüel olduğunu açıklamış oldu. Klipteki ışıklardaki ve ojelerindeki pembe-mavi renkler ile insanlarla samimi olduğu o sahnelerden de bu anlaşılabilir. Bu arada James Corden’ın yerine sunuculuk yaptığı monoloğunun sonunda da o sahnelere ince bir gönderme yapmıştı.

“Shine, step into the light

Shine, so bright sometimes

Shine, I’m not ever going back”

Özellikle, şarkının herhangi bir nakaratı olmadığı için yukarıdaki bu köprü bölümü, adeta parçanın zirvesi oluyor; şarkıyı bir dağa benzetirsek, dağın zirvesindeki bu kısımdan sonra da parça sizi yavaş yavaş aşağıya indirmeye başlıyor. Bu sebeple de kısa bir süreye sahip olan eser, hem bu yakalayıcı karakteri hem de Styles’ın özgürleşen ruhunu yansıtan vokalleriyle loop’ta kolayca dinlenebilen bir hite dönüşüyor. Back vokal korosunun yarattığı blue-eyed soul havası da şarkıyı zenginleştiren ayrı bir unsur. Özetle, hem albümün hem de 2019 yılının en etkileyici single’larından birinin de bu hit olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Cherry, duygu yoğunluğu fazla hissedilemese de ortalama üstü bir indie-folk grubu işini andıran ve arpejleriyle akılda kalan bir folk parçası oluyor. Şarkı, tamamen sanatçının eski kız arkadaşı Camille Rowe’a adanmış bir iş. Hatta eserin sonunda da onun sesi duyuluyor: Styles, telefonunda ses kaydı açık halde gitar çalarken o da arka planda biriyle telefonda konuşuyormuş. Daha sonra ise şarkıcı, ondan izin alarak bu kaydı parçaya ekletmiş.

Albümün en değerli parçalarından olan Falling, her ne kadar -tıpkı albümün genelindeki gibi- aşırı orijinal şarkı sözlerine sahip olmasa bile özellikle tiz vokal iniş-çıkışlarındaki hissiyat ve parçanın bütünlüğü itibariyle oldukça akılda kalıcı bir iş. Kendisini defalarca dinlettirebilen bu piyano baladının, özellikle sonlarına doğru karşılaştığımız “And I get the feeling that you’ll never need me again” bölümü ise ayrı bir etkileyici.

To Be So Lonely, şarkıcının albüm yazım sürecinde tek başına gittiği Japonya gezisinde bestelediği eserlerden biri. Taşınması kolay diye yanında guitalele (ukulelenin büyüğü-gitarın küçüğü) götürmüş. Japonya seyahati hakkında ise Ellen’a da konuşmuştu. Şarkıya dönecek olursak, akustik gitarların en fazla ön plana çıktığı bu eser, aynı zamanda “And I’m just an arrogant son of a bitch, who can’t admit when he’s sorry” dizeleriyle de akılda kalmayı başarıyor.

“She, she lives in daydreams with me

She’s the first one that I see, and I don’t know why

I don’t know who she is”

Bu nakarata sahip She ise kesinlikle albümün en önemli hitlerinden biri. Hatta nakaratı okurken bile bu dizeleri istemsiz bir şekilde melodiyle söyleyebilirsiniz. 6 dakikalık bu klasik rock şarkısı, sonlarındaki gitar solosuyla da kaydın en retro tarzına sahip işi diyebiliriz. Yine de hem teknik hem de duygu yönünden solo daha sağlam bir karakterde olabilirdi ancak bu haliyle de hem back vokalleri hem de melodisiyle henüz ilk dinleyişte bile benimsenebilen bir eser olmayı biliyor.

Treat People With Kindness, Harry Styles’ın 2017’deki ilk albüm solo turnesinden beri kullandığı aynı isimli bir promosyon sloganından adını almış. ABBA’dan etkilenildiği belli olan disco tarzı vokallerle akılda kalan eser, ismi gibi pozitif mesaj dolu bir enerjiye sahip. Aynı zamanda da Lights Up’ın sözlerindeki en can alıcı soru olan Do You Know Who You Are? için oluşturulmuş doyouknowwhoyouare.com internet sitesine isminizi yazdığınızdaki mesajda karşınıza çıkan TPWK kısaltmasının da açılımı!

Genel anlamda ise albüm, ilk kayıttaki Sign of the Times hiti seviyesinde çok fazla şarkıya sahip değil gibi görünüyor ancak bize bunun doğru olup olmadığını zaman gösterecek. Yine de her ne kadar Styles’ın şarkı sözü ve beste yazarlığı belli bir sınıra sahip olsa da sanatçının günden güne kalıplarını aştığını, rock grubuyla birlikte hem kalbini hem de ruhunu daha da özgürleştirdiğini hissedebilirsiniz. Bu nedenle gelecek için inanılmaz umut vadeden bir albüm bu, TPWK!

Kaynak: 123.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here