Haftalık geek film önerisi serimizin ikincisine hoş geldiniz. Bu hafta sizleri 2008 yılına götürmeye ve eğer şimdiye kadar tanışmamışsanız sizleri belki de sinema tarihinin en önemli animasyonlarından biri ile tanıştırmaya karar verdik. Andrew Stanton tarafından yönetilen ve 2009 senesinde içlerinde En İyi Animasyon Filmi Oscarı’nın da bulunduğu birçok ödülün sahibi olan unutulmaz bilimkurgu-animasyon filmi Wall-E sizlere bu haftaki önerimiz. Her zamanki gibi eğer filmi izlemediyseniz ve SPOILER’lardan uzak durmak istiyorsanız, yazının bu paragrafından sonraki kısımlarını okumayınız. Bu arada filmi merak edenler ama SPOILER istemeyenler için küçük bir tanıtım olsun diye filmin fragmanını da hemen aşağıya bırakıyoruz.

İlk olarak sizlere yine filmin konusundan kısaca bahsetmek istiyoruz. Wall-E günümüzün dünyasından 700 yıl uzakta bir distopik gelecekte geçiyor. Dünyamız aşırı kirlilikten yaşanamaz bir hale gelmiş ve bu nedenle de yüzyıllar önce insanoğlu BnL isimli bir büyük bir şirketin inşa ettiği uzay gemileri ile Dünya’yı terk etmek zorunda kalmış. Dünya’yı çöplerden arındırma ve tekrar yaşanabilir hale getirme görevini ise Wall-E (Waste Allocation Load Lifter – Earth class) isimli küçük robotlara bırakmışlar. İşte filmde karşımıza çıkan Wall-E türünün çalışan tek örneği. Yani koskoca Dünya’da yapayalnız ve bu yalnızlığını çöpleri toplama görevi sırasında karşılaştığı ilginç bulduğu eşyaları toplayarak ve tek arkadaşı olan hamam böceği ile oynayarak unutmaya çalışıyor. Film de bizlere Wall-E’nin hayatta kalma mücadelesini ve EVE (Earth Vegetation Evaluator) isimli bir robotla karşılaşmasından sonraki hayatının değişişini anlatıyor. Hikayenin tamamını anlatmak veya detayına girmek bizce sizlere yapacağımız en büyük haksızlık olur. O yüzden filmdeki olaylara çok fazla girmek istemiyoruz çünkü gerçekten izlenmesi gereken bir film bu.

Film açılış sahnesi Hello Dolly müzikali ile Güneş Sistemini bizlere gezdirdikten sonra çöpten binalardan oluşan Dünya’ya indiriyor. Dünya’yı o halde görünce etkilenmemek mümkün değil. Zira harap edilmiş, kirli ve kuru bir Dünya görüyoruz. Filmin dürüst ve oldukça cesur görsel yapısı izleyen herkesin dikkatini çekecektir. Çünkü Wall-E’nin dünyası alıştığımız animasyon filmlerinden oldukça farklı. Normalde animasyonlarda çocukların ilgisini çekmek için canlı ve parlak renkler kullanılır ve her şey olduğundan güzel gösterilir. Lakin Wall-E’de bu durum tam tersi. Film oldukça gri ve kahve tonuyla, kirli dünyası ile alıştığımız kalıpların çok dışında. Filmlerde görmeye alıştığımız o parıltı, bu filmde dış dünyada değil de karakterlerin iç dünyasında yaşanıyor. Anlayacağınız, filmin amacı izleyen herkesi büyülemek değil, onlara gerçekliği bir tokat gibi atmak.

Bu arada sizlere küçük bir uyarımız var bu filmle alakalı, Wall-E’nin ilk yarısı, Yıldız Savaşları’nın ses yaratıcısı Ben Burtt’ün yarattığı o muazzam robot sesleri haricinde tamamen diyalogsuz, genelinde ise oldukça az diyalog mevcut. Lakin bu filmi daha da etkileyici yapıyor çünkü diyalog olmamasına rağmen film duyguları o kadar güzel aktarmayı başarıyor ki! Burada aslında bir şeyler hissetmek ve bunu karşı tarafa aktarmak için kelimelere ihtiyaç olmadığını da biz izleyiciye gösteriyor film.

Ayrıca Wall-E ile de empati yaptırmayı mükemmel bir şekilde başarıyor film. İzleyiciyi adeta koltuğundan kaldırıp, kendi dünyasına çekmeyi ustalıkla başarıyor. Dünya’da o kadar kaos varken, küçücük bir robotun kurduğu düzenin değerini ve hislerini sanki biz yaşamışız gibi anlayabiliyoruz. İnsanlığın bıraktığı karmaşayı düzeltmek için çabalayan bu çocuk adam sanki bizmişiz gibi izliyoruz.

Filmin göze batan temalarından birisi ise tüketim çılgınlığı ve çevre kirliliği desek yanlış olmaz. Zaten basında da bu konuda oldukça konuşulmuştu bu film. Hikayede insanlar, teknolojinin esiri olmuş durumda ve tembellikten tükenmiş bir haldeler. O kadar ki insanlar ayakta durmayı bile unutmuş! Ve dediğimiz gibi teknolojinin esiri olmuşlar. Bu filmde robot olarak karşımıza çıkanlar sanki Wall-E ya da EVE değil de insanlarmış gibi hissettiriyor bizlere. Aslında film bu yönüyle de geleceğe buradan ufak bir kapı aralıyor.

Tüm bu felsefi yanının yanı sıra, Wall-E aynı zamanda mükemmel bir aşk filmi. İnsani duygulara sahip olmayan bu iki robotun, insanların aksine bu kadar insani duygulara sahip olması filme apayrı bir yan katıyor. Zira tek kelime etmeden aşkı bu kadar iyi anlatan başka bir film bulmak oldukça güç.

Bu film basında geleceğe getirdiği sert eleştiriler ile çok yer aldı demiştik. Zira bir çocuk filminden beklenenden çok daha ağır ve dürüst çevreci, insani ve teknolojik eleştirilere yer veriyor. Ayrıca günümüzün o büyük teknolojik firmalarının da insanları nasıl “uyuttuğuna”, nasıl tembelleştirdiğine yani özetle aslında nasıl “robotlaştırdığına” da çok güzel bir şekilde değiniyor film. Hatta öyle ki Dövüş Kulübü ve Şebeke gibi daha yetişkin örneklerde gördüğümüz tarzda korkusuz taşlamalara sahip. Üstelik bunun bir “çocuk filminden” gelmesi, bu durumu daha da etkileyici yapıyor. Lakin filmin yönetmeni Stanton verdiği her röportajda, bu çevreci ve anti tüketici eleştirilere hak verdiğini belirtse de, filmi çekerken ki asıl amacının ilk başından beri klasik ve içten bir aşk hikayesini anlatmak olduğunu savunmuş. Bizce de bu savunmasında oldukça haklı. Zira Wall-E filminin türü ne olursa olsun son zamanların en etkileyici ve duygusal aşk hikayesini içinde barındırıyor. Bu aşkın “cansız objeler” olan robot arasında geçmesi de aşkın büyüsünü gözler önüne seriyor.

Yazımızı noktalamadan evvel kısaca Thomas Newman’ın müziğinden de bahsetmek istiyoruz. Zira film, ilk bakışta çok basit gibi gözüken ses dizaynları kullanılarak seyirciyi büyülemeyi başarıyor. Müzik ile filmin kompozisyonu ise tek kelime ile şahane. Özellikle Wall-E’nin çöp kutusu kapağı ile dans ettiği sahnenin sekansı ister istemez insanın kalbini ısıtıyor.

“Wall-E’nin çevreci tarafı beynini temsil ediyorsa, aşk hikayesi filmin kalbini oluşturuyor.” demişti bir eleştirmen, bizce de o kadar haklı ki… Açıkçası Wall-E bize göre 2008 yılının en iyi filmi ve kesinlikle bilim-kurgu klasiklerinin arasında bir yeri hak ediyor. Filmin verdiği pek çok mesaj var elbet; ancak bunları izledikçe kendiniz de fark edeceksiniz. Zira filmde hiçbir şey üstü kapalı anlatılmıyor. Ne söylemek istiyorsa neredeyse hiç konuşmadan açıkça söylüyor. Hiçbir diyaloğun olmadığı zamanlarda bile ne demek istediğini anlayabiliyorsunuz.

Bu hafta kendinize bir iyilik yapın ve daha önce izlemiş olsanız bile bu tatlı robotlara bir şans verin ve Wall-E’yi izleyin.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here