Stefan Zweig’a ait, XV. Louis dönemi Fransasında, Versay Sarayı’nın aristokrat kadınlarından birini konu alan Bir Çöküşün Öyküsü; gerçek bir hikayeye dayanmaktadır. Kralın gözünden düşüp sürgüne gönderilen Madame de Prie için hayat, hiç beklemediği bir yola girer. Saraydaki gücüne duyduğu özlem gün geçtikçe artan ve iktidar hırsıyla kör olmuş bir kadın için sürgün hayatı cehenneme dönmeye başlayınca; içindeki hırsla büyük bir plan yapar ve unutulmaz olmanın bu plandan geçtiğini düşünmeye başlar.

“Madame de Prie içsel yalnızlığının mahpushanesinde yırtıcı bir hayvan gibi kendini çaresizce oradan oraya atıyor ve pencerelerden gelmeyen bir şeyi gözetliyordu.”

Madame de Prie için “güç” vazgeçemeyeceği bir tutkudur. Kendine yalan söylemeyi ve rol yapmayı karakteri haline getirmiş olsa da zaman onun için büyük bir ayna olur ve kendine aşık olmakla kendinden nefret etmek arasındaki bir çizgide kaybolur.

Stefan Zweig tarafından ustalıkla aktarılmış olan “içsel hesaplaşma” kısımları; hem Madame de Prie’yi anlamamıza hem de kaderin ona sunduğu mahkemede bulunmamıza olanak sağlayan birer anahtardır. Kendini herkesten önce yargılayan ve aslında kim olduğunu bilen kişi yine bizzat Madame’ın kendisidir.

“Tek bir insanın diğeri için neler ifade edeceğini hiç bilmemişti, çünkü hiç yalnız kalmamıştı. İnsanları her zaman duyumsanmayan hava gibi değerlendirmişti yalnızca, ama şimdi boğazı yalnızlıktan düğümlendiği için yalan söyleyip aldatsalar da insanların ne kadar önemli olduğunu, salt varlıklarından neler aldığını, onların rahatlığını, güvenini ve neşesini özümsediğini fark ediyordu.”

Dönemin şartlarını ve saraydaki güç kavgasını göz önünde bulundurursak; Madame de Prie aslında belki de hiç gerçekten sahip olamadığı bir şeyin özlemini çekiyordu. Uzun süre ipin üstünde dengede kalmayı çok iyi başardığı için; zamanla ipi de, düşerse onu bekleyenleri de unutup kendi rüyasını gerçek zannetmeye başlamıştı. İnsanlar üzerindeki gücünün; sürgüne gittiğinde eriyip yok olacağını bildiği için; başlarda rüyadan uyanmak istemedi. Zamanla durumunu kabullenmeye başlayınca, o rüyayı tekrar yaşayabilmek için bir zamanlar sahip olduğunu düşündüğü gücünün hakkını verecek bir plan yaptı. Hırsını, özlemini, gücünü ve güçsüzlüğünü katarak nasıl bir kadın olduğunu göstermek istedi.

“O da kadınların çoğu gibi tümüyle başkalarının ruh halinden beslenirdi. Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman aşıktı. Ondan çok şey istendikçe o daha fazlasını verirdi.”

İçinde hem gücü hem güçsüzlüğü, hem acımasızlığı hem naifliği taşıyan ama girdiği yollarda hayatta kalabilmek için kırılgan tarafını karanlık bir odaya kapatan Madame de Prie; sadece güç ve hırsla sarhoş olmuş bir kadın değildir. Herkes kadar sevgiden beslenen; elde edemediğinde o boşluğu daha güçlü olduğunu düşündüğü duygularla kapamaya çalışan, yalnızlıktan korkan bir insandır.

Versailles onun için hem siyah hem de beyaz taraftır. Onu hem besleyen hem de tüketen bir rüyadır. Ölümsüz olma tutkusuyla sarhoş olan; gücünü de zayıflığını da içinde taşıyan Madame, en çok istediği şeye kavuşmak için her türlü bedeli ödemeyi göze almış bir durumdadır.

“Çünkü insanlık tarihi davetsiz misafirleri sevmezdi; kahramanlarını kendi seçer, ne kadar usandırıcı bir çabaya girerlerse girsinler hakkı olmayanları acımasızca geri çevirirdi; talihin ilerlemekte olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi.”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here