Bir oyun yaratmak, bir yaşam sürdürmekle aynı iniş çıkışları içeriyor. Bunu henüz izleme fırsatı bulduğum Netflix’in Bağımsız Oyunlar belgeselinde net olarak hissetmek mümkün.

2008 yılında Braid oyunu ile adından söz ettiren ve gittikçe doruğa çıkan bağımsız oyun kategorisi, gerçekten içinden geleni yapmak isteyenlerin yöneldiği bir yol. Eski zamanlarda online bir dağıtım ağı olmadığından –ki olsa bile mağaza zincirleri ile kimse arasını bozmak istemediğinden- büyük şirketlerin içinde olmadan hiçbir mesafe katedilemiyordu.

Aslında büyük şirketler içinde de bir şeyler yapılamıyordu. Fark etmiş olmalısınız ki, son zamanlarda oyun şirketlerinin işleyişi garip bir durum aldı. Şöyle ki, önünüze bir konu gelir –asla yaratıcı olmayan bir süreçten geçmiş bir oyundur bu– sonra 1000 kişi 5 yıl boyunca bu oyunla uğraşırsınız. Sizden her şeyi ”enleştirmeniz” istenir. En gerçekçi grafikler, en gerçekçi sesler... Bunlar insanlara zevk verir elbette, ama gerçekten oyunlar böyle bir şey mi sizce?

Birçok insan böyle düşünmüş olacak ki, bir amacı olan oyun geliştiricileri tek başına veya 2-3 kişi birleşip meramlarını küçücük odalarında anlatmaya başlamışlar. Kimi yolda yürürken bir çiçek görüp koklamak, kimi çocukluğumun hislerini tekrar hissetmek olarak anlatıyor yaptığı oyunu. Senelerce süren ve zaman zaman dibe batılan bir durum bu. Parasal sıkıntılar, aşırı çalışma saatleri… Çok net bir şekilde bir oyun şirketinde ruhunu öldürmek istemediğini belirten Super Meat Boy yapımcısı bile kaçamamış baskıdan. En küçük olaylarda bile tek başına her şeyi göğüslemek zaten zorken, insanların karşısına bir şeylerle çıkmak ve gururla ”Bunu ben yaptım!” demek büyük ihtimalle daha da zordur. Ailelerinden, hayatlarından feragat etmiş insanlardan bahsediyoruz. Bu yüzden bir baskıdan söz etmek çok da zor değil. Yine de yaptıkları işten gururla söz etiklerini fark edebiliyorsunuz. İsteklerini gerçekleştiren insanlar bu kişiler, yaptıkları işleri düşünce gözleri neden ışıl ışıl parlamasın ki? Küçüklüklerini hatırlayıp hepsi her şeyin başladığı o anı hissediyor ve hepsinin gözleri yine parıl parılken anlatıyorlar başlangıçlarını.

Oyun çıktıktan sonra ise daha büyük bir heyecan sarıyor yapımcıların dört tarafını. İnsanlar fark edecek mi, sevecekler mi, en önemlisi küçük ayrıntılarda sakladıkları gerçekten anlatmak istedikleri duygu ve hikayeleri fark edebilen olacak mı? Ya da söyledikleri gibi insanlarla konuşmadan insanlarla bir iletişim köprüsü kurabilecekler mi? Bu zorlu sürecin bitişi kısacası daha da zorlu, aynı oyun yapımcılarının kafalarındaki bu sorular gibi. Ama güzel sonlar, emeklerinin karşılığı almış insanlar görüyoruz nihayet belgeselin sonunda. Hatalarıyla yaptıkları oyunu sahiplenen insanların biraz olsun düze çıkması rahatlatıyor izleyiciyi. Şu an ne durumdalar bilinmez – Phil Fish konusunu biliyor olmalısınız ama konumuz değil – ama o zaman hafif gülümsemiş olmaları bile mutlu ediyor bizi.

Yaratıcı kişilerin bir düzene kapılıp gitmeden, istediklerini yapabildiklerini kanıtlamalarının rahatlatıcı etkisi bu. Hiçbir şeyi törpülemeden, sadece istedikleri için başarmış olmalarının mutluluğu var artık yüzlerinde. Aslında her şey Braid‘in yapımcısının söylediği sözlerle alakalı…


İşin bir parçası profesyonel olmamakla ilgili. Birçok insan bağımsız oyunlara büyük bir şirket gibi davranmaya çalışarak giriyor. Bu şirketlerin yaptığı olabildiğince geniş bir kitleye hitap eden epeyce cilalanmış şeyler yaratmak. Bunu da yapmanın yolu üzerindeki tüm çıkıntıları törpülemekten geçer. Eğer keskin bir köşesi varsa kimseye zarar vermeyeceğinden emin olmalısınız. Bu epey parlak ticari ürünün yapılması kişisel bir şey yaratmanın tam tersidir. Kişisel olan şeylerin hataları ve zayıflıkları vardır. Eğer birinde herhangi bir zayıflık göremiyorsanız, büyük ihtimalle onunla pek kişisel bir bağ kurmamışsınızdır. Ben de oyunumu yaratırken en derin hatalarımı ve zayıflıklarımı alıp oyunumun içine koydum ve bakalım neler olacak dedim.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here