Kimilerinin bayılarak okuduğu, kimilerinin ise saçma bulup bir köşeye attığı eserlere sahip ve kendine özgü değişik bir tür olan Gotik edebiyata hem yeni başlayanlar için bir öneri hem de bu türden hoşlanmayanlar için hoşlarına gidebilecek birkaç kitap önerisiyle karşınızdayız.

Vathek – William Beckford

Gotik edebiyatta roman türünün başarılı bir örneği olan Vathek’te, Abbasi soyunun dokuzuncu halifesi olan Vathek’i görürüz. Vathek, yıldızların sırrını çözmek için Babil kulesinin bir benzerini inşa ettirir. Bu kulede, bilinmeyen bir ülkeden gelecek bir adam aracılığıyla bir dizi mucizenin gerçekleşeceğini öğrenen karakter, ülkeye gelecek her yabancıyı saraya göndermelerini emreder. Gerçekten de beklenildiği gibi gizemli kılıçlarla hükümdarlığın başkentine gelen bir yabancı vardır ve kılıçlarının üzerindeki harflerin esrarını çözmek isteyen Vathek’in en büyük kusuru bitmek tükenmek bilmeyen merakıdır, bu yönden Christopher Marlowe’un Doctor Faustus oyunundaki Faustus’a benzetilebilir, onda da bitmek tükenmek bilmeyen bilgi isteği vardır çünkü, aynı zamanda Mephistopheles’in Faustus’u baştan çıkarması ve onu çok derin bir arayış içerisine sokması gibi Vathek de olağanüstü bir varlık tarafından baştan çıkarılır ve bu yabancının istek ve emirlerinin esiri olur. Bu yabancı halifeye İslam ile çok alakası olmayan bazı nesneler verir. Vathek’in hayatı da eline aldığı bu nesneler ile değişir. Ayrıca yabancı Vathek’e, inancını değiştirmesi karşılığında Yeraltı Ateşi Sarayı’nın hazinelerini vaad eder. Bu vaad karşısında her türlü emre uymaya hazır olan açgözlü halifenin bilmediği şey ise Yeraltı Ateşi Sarayı’nın korkunç bir cehennem olmasıdır.

Frankenstein – Mary Shelley

Gotik romantik bir eser olma özelliği taşıyan ve bilimkurgu türünün de ilk örneklerinden sayılan bir eser olan Frankenstein, Victor Frankenstein adında bir bilim adamının ceset parçalarını toplayıp birleştirerek ona elektrik akımı vermesi ve sonunda bir canavarı dünyaya getirmesini konu alıyor. Evet yanlış okumadınız, canavarın adı değil, yaratıcısının adı Frankenstein. Yarattığı bu canavardan kaçan Victor’u kötü şeyler bekliyordur ama yaratılan bu canavar aslında hassas, ince düşünceli, sorgulayan bir karakterdir, ama maalesef ki insanların ondan kaçması, babası olarak düşündüğü kişinin bile ondan korkması ve sadece istediği tek bir dileği yerine getirmemesi canavarı olumsuz yönde etkilemeye başlar.

Rebecca – Daphne du Maurier

Hikayenin anlatıcısı olan ve ismi bilinmeyen 21 yaşındaki genç kızımız, zengin ve dul bir kadına ücretli arkadaş olarak Monte Carlo’da eşlik ederken kendisinden yaşça büyük ve fazlasıyla zengin Maxim de Winter ile tanışır. Patronu hastayken günlerini Maxim ile geçiren kız, Monte Carlo’dan ayrılmak üzereyken Maxim’den evlenme teklifi alır ve en sonunda dillere destan bir malikane olan Manderley’e yerleşir. Tabii Maxim düşündüğü kişi, Manderley’deki hayatsa hayallerindeki gibi değildir. Klasik bir aşk romanı gibi dursa da aslında çok iyi bir psikolojik gerilim Rebecca. Olay örgüsü, ince detaylar, sona doğru tırmanan gerilim oldukça sürükleyici yapıyor kitabı. Özellikle olayın iyice sarpa sardığı, kütüphanede geçen o uzun gecenin anlatıldığı bölümde sanki kendinizi kütüphanenin bir köşesinde oturmuş, olayları gerginlikle takip ediyor gibi hissedebilirsiniz.

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde – Robert Louis Stevenson

Romanını okumayanlar bile Dr. Jekyll and Mr.Hyde’ın konusunu biliyorlardır ama yine de kısaca anlatmak gerekirse; sisli bir Londra sabahında, garip ve ürkütücü görünüşlü bir adam olan Mr. Hyde ile küçük bir çocuğa çarpması sonucu tanışıyoruz. Olaylar, noter Mr. Utterson’un ağzından aktarılırken, adamın kimliği hakkında yapılan araştırmalar, Mr. Utterson’u onun doktor Henry Jekyll’ın arkadaşı ve mirasçısı olduğu sonucuna ulaşıyor. Londra’nın yüksek sınıfına mensup Jekyll ile bu kaba adam arasındaki ilişki herkesin aklını karıştırıyor, dehşete düşürüyor ve sonunda, Hyde’ın işlediği anlaşılan bir cinayet sonrasında, artık duruma müdahale etmek kaçınılmaz oluyor. Sona geldiğinde, aslında olayın bambaşka bir yüzü olduğunu görüyoruz ve bu da eseri gerçekten olağanüstü kılmaya yetiyor.

Biz Hep Şatoda Yaşadık – Shirley Jackson

Gotik unsurlar kullanılarak yazılmış bir roman olan bu eser, küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor. Constance, Mary Katherine ve Julian Amca, korkunç bir şekilde zehirlenerek hayatını kaybeden Blackwood ailesinin hayatta kalan tek isimleridir. Yıllar önce bu ölümler kasabada büyük yankı uyandırmış, sonucunda bu tek kalan aile fertleri uğursuz sayılıp dışlanmıştır. Onların kasabayla tek ilişkileri 16 yaşındaki Mary Katherine’in haftada iki gün büyük bir tedirginlik içinde kasabaya inip haftalık alışverişi yapmasından ibarettir. Yine de kalan Blackwood’ların hayatı denge ve huzur içinde sürüp gitmektedir, ta ki kuzenleri Charles çıkıp gelinceye kadar…

Bonus olarak ise daha önceden yazdığımız Dorian Gray’in Portresi incelemelerine bakabilirsiniz;

Dorian Gray’in Portresi 1 – Dorian Gray’in Portresi 2

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here