Kerimcan Akduman, 1985 yılında İstanbul’da doğdu. 2008 yılında gezi blogu ICanTravel‘ı yazmaya başladı. 2015 yılının Kasım’ında 15 ay sürecek olan 360 ismini verdiği dünya turuna çıktı. Gezdiği yerleri, bilgi vermenin yanında oldukça samimi bir üslupla ve harika görsellerle kimi zaman sosyal medya hesapları, kimi zaman blogu ICanTravel aracılığıyla bizlerle paylaşıyor. Kendisini keyifle ve biraz kıskanarak takip ediyoruz. Lafı uzatmadan, aklımızdaki soru işaretlerinin yanıtlarını almak adına dilerseniz hemen başlayalım!

360 fikrinin tam olarak ne zaman yeşerdiğinden emin olmadığınızı, küçüklüğünüzden beri kedinizi farkında olmadan buna hazırladığınızı söylemişsiniz. Fakat bunun için para ayırmaya, rota hazırlamaya nasıl başladınız?

Rota hazırlamaya çok geç karar verdim, işten istifa ettikten sonra. Ama işin maddi kısmı tabii ki çok daha önce başladı. Başladığım zaman ben şu vakitte dünya turuna çıkacağım diye bir fikrim yoktu. Para biriktirmeye başlayayım, eninde sonunda bu işi yapacağım, ne zaman birikirse yaparım dedim. Ama belli bir noktadan sonra istediğim paranın hiç birikmeyeceğini fark ettim. Benim yola çıkış hikayem biraz da bunu bekleyerek hayat geçmez, ben elimde ne varsa onunla çıkayım gideyime döndü. Biriktirdiğim tutarın iki üç katını biriktirip dünyanın her yerine gideyim her şeyi yapayım şeklinde bir hedefim vardı. Sonrasında öğrendim ki, dünyanın her yerine gidip her şeyi yapmak mümkün değilmiş ve öyle bir para biriktirilemiyormuş. Aşağı yukarı 10-12 bin dolar civarında para biriktirip yolda üstüne koyarak seyahatimi uzattım.

Yolda ne gibi işler yaptınız ya da yolda ne kadar kaldınız da bir iş yapma şansınız oldu?

Ben yolda gittiğim bir yerde çalışmadım. Türkiye’deki bazı basın kuruluşlarına içerikler ürettim. Yazılar yazdım, fotoğraflar çektim veya çeşitli şirketlerle anlaşmalar yaptım. Diğer türlü hem kaldığınız süreyi uzatıyorsunuz hem de kendinize ayırdığınız süreyi azaltıyorsunuz. Ayrıca yolda diğer türlü yapacağınız işlerle bir şeyler kazanmak pek mümkün değil.

Bu durumda ondan önce de ilgi gören yazılarınız vardı?

Ben 2008’den beri ICanTravel’ı yazıyorum. Onun dışında çeşitli markalarla çeşitli projelere dahil olmuştum. O noktaya gelmemin sebebi ise yazmaya devam etmek. İnsanların genelde düştüğü bir yanılgı var. Bir blog açayım içine 10 tane yazı koyayım ve bir yerlere geleyim. Ben içeriklerimin kalitesini hiçbir zaman düşürmemeye çalıştım, bu yüzden insanlar benimle çalışmayı tercih ettiler. Bir de blog işi yeni oluşurken tesadüflerle yazmaya başladım. Bu işi ben para kazanacağım diyerek başlayacaksanız yapmayın derim hep. Bu işi seviyorsanız yapın. Bir insan sevmediği bir şeye fedakarlık gösteremez.

Sokak yemeklerinden hoşlandığınızdan bahsetmişsiniz. Gezdiğiniz ülkelerde tattığınız yiyecek ve içecekler arasında size en değişik gelen tat neydi?

Tadı değişik değildi ama bizim yemek algımıza ve kültürümüze en ters gelecek şeylerden biri, Amazon’da yediğim ağaç kurtlarıydı. Tadı karidese benziyor. Gayet de lezzetli ve protein olarak çok zengin yiyecekler. Tavada biraz da domatesle çevirince gayet yenebilir hale geliyorlar. Onun dışında Asya’da çeşitli böcekler yedim. Timsah, deve kuşu yedim. Antilop türlerinin tadına baktım. Deniz anası çorbası içtim, lama yedim. Normal çorba yani. 🙂 Yemek bir kültürün tamamlayıcı ögelerinden bir tanesi. Bundan ötürü gittiğim ülkede, oranın insanları ne yiyorsa onu yemeye çalışıyorum. Benim temel bir kuralım var, yerel insanlar yiyorsa bir şey yanlış, pis veya zararlı değildir. Yemekle ilgili tek kriterim var, soyu tükenmeyen bir canlı olması.

Sizi en çok şaşırtan gelenek neydi?

Japonlar beni çok şaşırtıyor. Örneğin Japonya’ya gittiğiniz zaman katlanmış para bulmanız çok zor. Bulursanız mutlaka bir turist ya da yabancı biri kullanıyordur. Japonlar paralarına acayip bir saygı gösteriyorlar, paralar hep ütüyle üzerinden geçilmiş gibi. Parayı iki elle alıp bir yere koyuyorsunuz ve kasiyer o koyduğunuz kutudan alıyor. Elden ele para vermek çok hoş karşılanan bir şey değil. Yine Japonların bahşişle olan ilişkisi beni çok güldürmüştü ve şaşırtmıştı. Bir dükkanda bahşiş bıraktığınız zaman arkanızdan geliyorlar paranızı unuttunuz diye. Bahşiş kültürü yok. Kültürel olarak en büyük şoklara uğradığım yer Japonya diyebilirim.

Kyoto, Japonya

Küçüklüğünüzde Barış Manço’nun programında gösterdiği yerleri atlastan bulmaya çalıştığınızdan bahsetmişsiniz. Daha en başındayken, sizi yola çıkmaya iten şeylerin arasında bu var mıydı; ayrıca bir kitap, film, şarkı yada biri var mı? 

Jules Verne kitaplarından çok etkilendim. Patagonya’ya gitmemin en temel sebeplerinden biri “Dünyanın Ucundaki Fener”i okumamdı. Dünyanın öbür ucuna gitmeme de gerek yok. Kapadokya’da ilk kez balona bineceğim zaman bütün gece tekrar “Balonla 5 Hafta”yı okuyup sabahın köründe gitmiştim. Jules Verne beni çok etkileyen kişilerden biri. Bilim kurgunun babası, seyahat edebiyatının en önemli isimlerinden, hatta kurucusu da diyebiliriz. Seyahat edebiyatı daha eski tarihlerde bir günce olarak yer alıyor. Coşkun Aral da beni çok etkileyen isimlerdendir. Televizyonda çocukken, gerçekten dünyada gidilmemiş yerlere gidip, günümüzdeki popüler gezgin muhabbetinde değil, gerçekten dünyada ayak basılmamış veya az gidilmiş, modern insanla iletişim kurmamış topluluklara kadar giden bir adamı izlemenin çok etkisi olmuştu diyebilirim. Yine Barış Manço.

Kapadokya, Türkiye

Ufak bir öneri listesi rica edebilir miyiz?

Film külliyatı çok fazla çünkü 2 saatlik bir film izleyip son 10 dakikasından çok beslendiğim de oldu. Son dönemde çevirip çevirip izlediğim filmlerden biri biraz klişe olacak ama güncel filmlerden “The Secret Life Of Walter Mitty”, izlediğimde gözyaşı torbalarımı hareketlerinden birçok sahnesi vardı. Çünkü o hissiyatı çok iyi verdiğini düşünüyorum. “Motosiklet Günlüğü”nü çok severim. Özellikle Güney Amerika’nın o uçsuz bucaksız gitme hissiyle ilgili çok iyidir. Müzik olarak olmazsa olmazlarım Kings Of Convenience, The Smiths, Morrissey, Red Hot Chili Peppers, Charles Aznavour, Barış Manço, The Killers. En son yine The Smiths dinlemişim. Onun dışında Bülent Ortaçgil severim. Manu Chao, Massive Attack, Oasis, Radiohead ve yine olmazsa olmaz Yeni Türkü.

Ulaşım konusunda kötü anılarınız var mı?

Ben anıları çok kötü olarak nitelendirmiyorum, tecrübe diyorum ama tabii ki oldu. Örneğin Güney Afrika, Mozambik sınırında otobüsle geçiş yaparken, sınır kapısında vize almaya ihtiyacı olan tek kişi bendim ve vizemi verirken Mozambik yetkilileri benden rüşvet istediler. Afrika’da çok görülen bir şey. Bunun pazarlığı çok uzun sürdü ve vardiya değişti, yeni memurlarla tekrar aynı pazarlığa başladık. Otobüsün muavini sürekli gelip bana “gitmemiz lazım” diyordu. Bir süre sonra gelmemeye başladı. Yaklaşık iki buçuk saatlik pazarlıktan sonra dışarı çıktığımda içinde çantamla beraber otobüsün gittiğini gördüm. Gitmem gereken şehre bir kaç saat varken, tek başıma yanımda ufak sırt çantamla pasaportum elimde, Mozambik sınırında kalıverdim. Bu benim için her halde dönüyorum eve demekti. Bütün eşyalarım, kıyafetlerim büyük çantamda o da otobüsün içinde, hiçbir şeyim yok. Bir şekilde otobüs şirketinin Günay Afrika’daki yazıhanesine ulaştım. Maputo’ya gidiyordum, şirketten bir ofise bırakmasını istedim ve mutsuz bir şekilde otostopla Maputo’ya gitmeye başladım. Birkaç araç değiştirdim, en son bir minibüse bindim ve o bozuldu. O minibüsü tamir etmeye gelen tamircinin çekicisiyle Maputo’ya ulaştım bir şekilde. 6 tane otobüs yazıhanesi dolaştıktan sonra çantamı buldum ve annemi babamı görmüş gibi bir sarılma yaşadım. Yollarda böyle şeyler yaşanabiliyor. Ama sonunda sana ve sağlığına kalıcı hasar vermediği sürece, iyi ve kötü anlayışımız bizim algılarımıza dayanıyor. Ve ben hayatta her şeyin bir sebebi olduğuna inanırım. O yüzden kötü dediğin şey bile sende bir şeye sebep olup hayatındaki akışı değiştirebiliyor. Bundan ötürü ben iyi ya da kötü diye nitelendirmemeye çalışıyorum.

Ciddi sağlık sorunları derken? Siz böyle bir şey yaşadınız mı?

Hala bütün uzuvlarım yerinde o yüzden bir sıkıntım yok. Ama iki tane beni endişelendiren olay yaşadım. Bir tanesi Güney Afrika’da ıssız bir yerde denize girerken, koluma mavi bir deniz anası yapıştı. Meğerse o arkadaş meşhurmuş “Blue Bottle Jellyfish”. Kolumu felç etti. Baya gergin bir süreçti ama ilaçlar aldım iyileşti. Ama demin söylediğim gibi bu programı değiştirdi, kendimi başka bir yerde buldum. Bir diğeri ise Amazonlarda nehir yatağında bir yamaçtan inerken, bir ağacın üstüne düştüm ve sırtıma iki tane dal girdi. Yarada enfeksiyon riski vardı, o biraz gerdi. Çünkü, çok rutubetli bir ortam, mahrumiyet bölgesi ve o sebepten sırtımın üstüne yatamadım üç hafta. Hamakta yatıyordum ve yüz üstü ya da yan yatmak baya zor oldu. Sırtımda hala iki çizgi olarak Amazon dövmesi taşıyorum.

Dünya turunuzda zor coğrafyaları da gezmişsiniz. Bunun için ayrı bir doğa sporları eğitimi aldınız mı veya almak gerekli mi?

Gerek yok. Son dönemde artan doğa sporları furyasından ötürü bunlar biraz abartılıyor. Kaya tırmanışı ya da teknik bir tırmanış yapmayacaksanız, yaptığınız şey çadır kurup, gaz ocağında yemek pişirip uyku tulumunda uyumak. Önemli olan şey birincisi kendinize güvenmeniz, ikincisi de yürüyüş kondisyonunuzun yüksek olması. Ben teknik şeyler yapmıyorum, o yüzden bir eğitime ihtiyacım olmadı. Hatta şu ana kadar çok fazla kamp tecrübem olmamasına rağmen, ilk kamp deneyimim Patagonya’da bir buzulun yanındaydı. Biraz deneme yanılma yöntemiyle öğrendim ve başıma da bir şey gelmedi. Başkasını tehlikeye atmayacak şekilde risk aldığım oldu. Belli tehlikeli coğrafyalarda bazı tehlikeli işler yapıyorum. Ama şu ana kadar teknik bir eğitime ihtiyaç duyacak bir şey yapmadım. Çok kısa bir süre kaya tırmanışı eğitimi aldım ama çok zor bir disiplin olduğundan devamını getiremedim. Geldiğimiz yer doğa, doğada her şey bir şekilde öğreniliyor. Birçok şeyi içgüdüsel olarak çözebiliyoruz. İnsanların gözünü çok korkutmamak gerek.

Bromo Volkanı, Endonezya

Ekipman öneriniz var mı?

Yağmur yağarken yağmurluk alıp çıkmak gibi. Tabii ki doğaya giderken de yanımıza bir bot, uygun bir ceket bir sırt çantası almak gerek. Türkiye’de artık bu konuda her keseye uygun ürünler bulunuyor. Başımıza bir şey gelir korkusuna gerek yok. Bunun çok zor bir şeymiş gibi yansıtılmasından da rahatsız oluyorum. Çünkü insanları doğadan uzaklaştırıyor.

Kadınlarımız bu konuda biraz çekingenler. Bu konuda kadınlarımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kadın erkek ayırmıyorum ben. Hatta bazı konularda erkekler çok daha tembeller. Dünyanın bir sürü abuk subuk yerinde tek başına seyahat eden genç, olgun ve yaşlı kadınla tanıştım. İş kafada başlıyor. Türkiye’de kadınlar birçok konuda örseleniyorlar ama kendilerine güvenirlerse yapamayacakları şey yok.

Her kıtadan sadece bir şehir gezebilecek olsanız bunlar hangileri olurdu?

Her kıtada her şehri görmediğim için zor. Gördüklerim arasından söyleyeyim. Afrika’da Cape Town, Avrupa’da İstanbul, Asya’da Tokyo, ayrı kıtalar sayılmaz ama Kuzey Amerika’da Vancouver, Güney Amerika’da Buenos Aires. Avustralya’ya gitmedim ama gözlemleyebildiğim kadarıyla Sidney.

Cape Town, Güney Afrika

Şu an gözlemleyebildiğimiz kadarıyla drone, GoPro gibi farklı ekipmanlar kullanıyorsunuz. İlk seyahatlerinizde kullandığınız farklı fotoğraf/video ekipmanlarınız var mıydı, varsa nelerdi ve yeni başlayanlar için bu konuda bir öneriniz var mı?

Kamera dediğiniz şey aslında sadece bir araç. Nasıl iyi yemeği tencere yapmazsa, iyi fotoğrafı da kamera çekmiyor. Fotoğraftaki ustalarımıza, öyle nitelendiriyorum çünkü fotoğrafçılık bana kalırsa sanat olmakla birlikte bir zanaat ve usta çırak ilişkisine çok inanırım. İyi fotoğrafçı, tost makinesiyle de iyi fotoğraf çeker. Çünkü bu göz terbiyenizle ilgili bir mesele. Işık, kompozisyon, çektiğiniz şeye olan hakimiyetiniz vs. Ben çok pahalı ekipmanlar kullanmıyorum. Bir tane GoPro’m var, bir tane Sony A6000 aynasız kameram var, bir tane DJI Mavic Pro Drone kullanıyorum ve bir de cep telefonum var. Ama bu işe başlarken sadece cep telefonuyla yaptığım seyahatler de oldu. Kendimi tatmin eden fotoğraflar da çektim. Şimdi baktığımda tatmin olmuyorum, çünkü bu bir süreç. Ama insanlar bir şeye ilgi duyuyorlarsa bunu illa pahalı ekipmanlarla yapmak zorunda değiller. Artık cep telefonları da çok gelişti, onunla da fotoğraf çekebilirler. Bazı anlarda insan o anın büyüsünü bozmamak için kamera çıkarmak istemiyor. Bazen ben bunu telefonla çekeyim de burayı hiç germeyeyim diyorum. Bazen dezavantaj oluyor. Çünkü o fotoğrafı çeşitli alanlarda kullanabilecekken çözünürlüğünden veya derinliğinden dolayı daha az mecrada kullanabiliyorum. Ama biraz da o anı yaşamakla ilgili. Önemli olan bir şeye tutku göstermek. Hangi fotoğraf makinesine sahip olduğun değil, sabah gün doğumunda kalkabiliyor musun, o fedakarlığı gösterebiliyor musun? O zaman gerçekten iyi fotoğrafı çekebiliyorsun. O fedakarlığı gösterince, cep telefonundan da GoPro’dan da kameradan da çekebiliyorsun. Kilometrelerce yürüyebiliyor musun, o tutkuya sahip misin? Önemli olan bu.

Kars, Türkiye

Seyahatlerinizde belirli bir ritüeliniz var mı?

Tabii ki var. Dünyada her yerde bulunabilecek iki şey var. Biri pirinç, diğeri bira. Ben ikincisiyle daha çok ilgileniyorum. Bu sebeple mutlaka yerel birasını içmeye çalışıyorum. Endüstriyel ya da craft olabilir, hiç fark etmez. Bir de mutlaka oranın siyasal geçmişini okumaya çalışıyorum. Çünkü, siyasal ve sosyal geçmişler ülkelerin kültürüyle ve sokakta karşılaşacağınız şeylerle ilgili size çok fazla bilgi sağlıyor. Bir de özellikle büyük şehirlerde iş çıkış saatlerinde toplu taşıma kullanmaya dikkat ederim. Şehrin en kalabalık ve en kaotik halini görmeye çalışırım. Çünkü hayatın en yoğun olduğu ve insanları gerçekten insanları gözlemleyebileceğim zamanlar onlar.

Victoria, Kanada

Turistten ziyade yerli olmaya çalışmak mı hayatı anlamaya çalışmak mı diyebiliriz?

Yerli olmak çok ağır bir kavram. Ben 30 senedir İstanbul’da yaşıyorum, İstanbul’un ne kadar yerlisiyim o bile tartışılır. Kaç tane sokağını ezbere biliyorum? Yerel keşif olarak 2 tane kahveci koymayı doğru bulmuyorum. Bütün sitelerde var o kahveciler. Evet, ben hayatı anlamaya çalışıyorum. Aylarca bazı şehirlerde kaldım ama oranın yerlisi miydim? Bence değildim. İkametgahım orada değil bir kere. Bu şöyle bir şey: Bir yerde yaşayıp oranın günlük rutinine girmek; hiç haritaya bakmadan bir yerlere gidebilmek. Benim kendimi böyle nitelendirebileceğim birkaç şehir var: İstanbul, Buenos Aires, Bristol ve Kanada’nın birkaç şehri diyebiliriz. Bunun sebebi bu şehirlerde çok uzun süre kalmış olmam. Ama bir hafta kaldığım bir şehirde kendimi yerli gibi lanse etmek bana absürt geliyor. O yüzden kendimi, insanları anlamaya çalışan tam zamanlı bir turist olarak tanımlayabilirim. Turist olmak kötü bir şey değil, bilinçsiz turist olmak kötü. Ne tükettiğinizi, ne aradığınızı ve ne öğrenmeye çalıştığınızı biliyorsanız turist olmak hiç kötü bir şey değil. Çünkü hali hazırda hepimiz turistiz. İlber Hoca’nın çok güzel bir lafı vardır. “Bavul gibi gezmeyin.” der. Gittiğiniz yerde bir adam bir yemeği niye yiyor, bir şeyi niye yapıyor? Örneğin Bolivya’da insanlar yabancılara karşı çok kötüler. Kötüler çünkü Güney Amerika’nın en çok sömürülen ülkesi onlarmış, insanlar da beyaz görünce irkiliyor. Arkasındaki düşünceyi öğrendiğiniz zaman oradaki insanın davranışı bir anlam kazanıyor, o davranışı yapmasanız ya da desteklemeseniz de hangi mantık silsilesinde yapıldığını anlayabiliyorsunuz. İnsan bilmediği şeye tepki gösterir ve ondan korkar. Ne kadar bilirseniz, daha çok kabul eder ve anlarsınız.

Bizlere yola çıkmak ya da en azından bir yerlerden başlayabilmek için önerileriniz var mı?

Başlamak isteyen insanlarda benim de başıma gelen standart korkular var. Ben ilk yurt dışına çıktığımda 19 yaşındaydım ve her şeyim hazır olmasına rağmen Atatürk Havalimanı’nda elim ayağım titriyordu. Dil eğitimi için Fransa’ya gidiyordum. Bilmediğiniz bir yer, dil ve kültür. Hemen başınıza bir şey gelecekmiş gibi geliyor. Ama hiçbir şey gelmedi, aksine çok eğlendim ve döndüm. Benim kırılma noktam buydu. İnsanlara hep şey diyorum; seyahat etmek dünyanın öbür ucuna gidip dönmek değil. Öncelikle yaşadığınız şehirden başlayın. Şehirde bilmediğiniz yerleri keşfedin, öğrenin, anlayın. Türkiye çok ilginç bir coğrafya. Bunu milliyetçi düşüncenin ötesinde, fena sayılmayacak şekilde dünyayı gezmiş biri olarak söylüyorum. Çok değerli bir coğrafya üzerinde yaşıyoruz. Dünyada bu kadar kültürel çeşitliliğe sahip coğrafya çok az. Türkiye’yi keşfetmeye başlayabilirsiniz. Çünkü 100/150 kilometrede bir; kültür, coğrafya ve kısmen diyalektik değişiyor. Bu şekilde korkularını yenebilirler. Yakın coğrafyaları keşfetmeye başlayabilirler. Çevremizde çok farklı, çok mistik yerler var. İran, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan… Balkanlara gidebilirler. Bir sürü vizesiz ülke var. Seyahat etmek illa uzak coğrafyalara gitmek değil, önemli olan insanın içindeki merak dürtüsünü gidermesi ve insana yeni kültürler tanıtıp kendini besleme şansı vermesi.

Son olarak İstanbul’da yapmayı en çok sevdiğiniz şeyler neler?

İstanbul’un, son 10 senede yaşadığı hem kültürel hem sosyal erozyona rağmen hala çok değerli bir şehir olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da yapmayı en çok sevdiğim 3 şeyden bir tanesi 42T veya 25E’ye binip Beşiktaş’tan bütün Boğaz hattını cam kenarında geçmek. Tam akbil 2,60, dünyada 2,60’a yapabileceğiniz böyle bir seyahat yok. Veya vapura binmek. Ara ara, özellikle günbatımı ve gündoğumu saatlerinde Beşiktaş’tan Kadıköy’e geçip dönüyorum. 2,60+2,60=5,20 yapıyor, dünyada bu kadar ucuza yapabileceğiniz bir deniz yolculuğu yok. Tarihi yarımadayı da çok severim. Vefa Lisesi’nde okuduğum için serpilme dönemimi oralarda yaşadım. Her ne kadar giderek köhneleştirilse de o bölge İstanbul’un atardamarlarıdır. Oradaki sokak kültürünü de severim. Mahalle kültürünün olduğu, az kalan yerleri severim. Haftaiçi Fener-Balat’ı severim. Haftasonu her ne kadar yetişkin lunaparkına dönse de hafta içi çok güzel oluyor. Bir de İstanbul’da müze gezmeyi çok severim. Kaç defa gittim bilmiyorum ama hala Topkapı Sarayı’na gittiğimde etkileniyorum. Suriçi bölgesi ve Boğaz hattı beni her zaman cezbetmiştir. Bence İstanbul hala cazibesini koruyan, bütün vahşiliğimize rağmen Avrupalı bir kent ve Avrupa’nın en mistik kenti.

Kaynak: 1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here