“Bu dünyanın benim için değil, bir avuç hayasız, yüzsüz, dilenci tabiatlı, çokbilmiş, kabadayı, gözü gönlü aç insanlar için olduğunu hissediyordum.” 

Kırk sekiz yıllık kısa hayatı boyunca kendisine bu dünyada bir yer arayan, arayıp bulamadıkça da her defasında ölüme kavuşmayı arzulamış ve ömrüne iki intihar teşebbüsünü sığdırmış bir yazar Sadık Hidayet. Paris’te kiraladığı küçük dairede müsvedde kağıtlarının külleriyle birlikte sona giden tanıdık yola tekrar saptığında 1951 yılının bir bahar akşamı dilinden düşürmediği ölüme kavuştu. Bu sancılı yolculuğu boyunca İran edebiyatını dünyaya tanıtmasının yanı sıra, modern İran edebiyatının da öncüsü olmayı başardı. Üstelik amacı okunmak değil de yalnızca kendini anlayabilmek ve yine kendini kendine, biraz da olsa, anlatmaya çalışırken yaptı bunu.

“İnanın biz dünya denilen şu foseptik çukurunda yaşıyor ve kurtlar gibi kıvrılıp duruyoruz. Yöneticilerimizin hepsi hırsız, üçkağıtçı, rüşvetçi.”

Geçen zamanla birlikte İran’da görülen gerileme ve kökten değişimleri yakından takip ederken, monarşiyi her fırsatta eleştirmekten geri durmadı. Aynı zamanda cahil mollalar tarafından şekillendirilmeye çalışılan İran halkını bu konuda aydınlatma uğruna verdiği uğraşlar, zaten var olan yoğun depresif halini daha da arttırarak içinde nefes alamayacağı bunalımlı bir hayatı yaşamaya mahkum etti. İran’da yaşadığı bu hayatı terk etme isteğiyle Hindistan, Fransa, Belçika gibi farklı ülkeleri gezdi. Hindistan’a yaptığı yolculukta sadece Budizm’i öğrenmekle kalmayıp Sanskritçe diline ilgi duymaya başlarken Orta Farsçası’nı geliştirip bu dilde ki metinleri inceledi, çevirdi. Bunu yapmasındaki en büyük sebep İran’nın geçmişini en doğru şekilde öğretebileceğine inanmasıydı. İranlı ve Arap kelimelerinin anlamlarının birbirine karışmaması, insanların bu iki farklı kültürü birbirinden ayırt edebilmesi için yaptığı çalışmaların izleri hala durmakta.

“Anlamayacaklara anlatma sakın bilebileceğin en güzel sözleri.”

Karamsar ve kendini toplumdan soyutlanmış hissetme gibi ruh hallerinden dolayı Sadık Hidayet’ten Doğunun Kafka’sı diye bahsedilir. Kendisinin Kafka’ya büyük bir hayranlık duyduğunu ve onu kendine ne kadar yakın gördüğünü ölmeden önce yazdığı son kitap olan Kafka’nın Mesajı‘nda ki cümleleri okurken hissedebiliriz. Bunun yanında büyük Rus hikayecisi Çehov, Tolstoy, Stefan Zweig, Edgar Allen Poe, Mauppasant, Rilke ve Dostoyevski’den de etkilenir. Birçok yabancı eseri kendi ana dili olan Farsça’ya çevirerek ülkesinde ki modern gelişmelere ön ayak olmuştur.

“Tek korkum yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.”

Hidayet ince ruhuna iki farklı dünyayı da sığdırıp, doğu ve batıyı kendi içinde harmanladığı gibi eserlerinde okuyucunun da bundan faydalanmasını sağladı. Kafka’ya ne kadar hayransa Ömer Hayyam’a da o denli tutkundu. Bu tutkusu ona Filozof Ömer Hayyam’ın Rubaileri” kitabını yazmasına, Hidayet’in Zerdüşt ve Buda gibi düşünürlere yönelmesine de vesile olmuştur. 1924’te yazdığı “İnsan ve Hayvan” çalışmasında bunun etkilerini görüyoruz. Günümüzde Yapı Kredi Yayınlarının hala yayınlamakta olduğu incelemesi “Vejetaryenliğin Faydaları” onun hayvan sevgisini en iyi gözler önüne seren eseridir. Ayrıca kendisi ölene kadar vejetaryen olarak kalmıştır.

Sadık Hidayet’i anlamanın yolu kendini en iyi anlattığı başyapıt denilebilecek olan “Kör Baykuş” eserini okumaktan geçiyor. İnce hisleri ve yorgun bedeniyle Sadık Hidayet acaba “Güzel insanlar var ama öldü çoğu” derken bu cümlenin günün birinde onun için kullanılacağını biliyor muydu?

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here