Luis Spota, Meksika’da 1925 yılında doğmuş ve 1985 yılında da ölmüştür. Yaşamı boyunca gazetecilik yapmış olan Luis Spota aynı zamanda Meksika’ da siyasi kimliği olan insanlara yakınlığıyla tanınmıştır. Kariyerinde roman ve senaryo yazarlığı da yapan yönetmenin bir çok filmi vardır ve kendi filmlerinin dışında bazı filmlerin de yapımcılığını üstlenmiştir.

Luis Spota’nın 1964 yılında yazdığı ” La Carcajada Del Gato ” romanı, 1973 yılında Arturo Ripstein tarafından  El Castillo De La Pureza ” adıyla sinemaya uyarlanmıştır. Roman ve film Meksika’da yaşanmış gerçek bir hikayenin uyarlamasıdır ve oldukça trajiktir.

                                                             
                                                   
                                                                                  

Arturo Ripstein 1943 yılında Meksika’da doğdu. Ripstein sinemaya, Luis Buñuel’in asistanlığını yaparak adım attı. Ripstein’ın filmleri, genel olarak ülkesinin geçmişine ve o günkü haline dayalı olarak tasarlanmış ve bu geçmişe dayalı olan zihinsel farkındalık, filmlerinin anlatısında yer yer şiirsel ve öznel bir bakış açısı ile işlenmiştir. Günümüzde de film çekmeye devam eden eski kuşak yönetmenlerden Ripstein’ın 50’yi aşkın filmi vardır. Yaşamının sonuna kadar yakın arkadaşı kalacağı Luis Buñuel’den,  kusursuz ” olduğu için pek bir şey öğrenemediğini söylemiştir. Ayrıca Arturo Ripstein, 1977 yılında kendisine verilen ” Meksika Ulusal Sanat Ödülü ”nü Luis Buñuel’den sonra sinema dalında almış olan ilk sanatçıdır.

Arturo Ripstein, ” El Castillo De La Pureza ” filmini 1973 yılında çekmiş, film ile büyük sükse yapmıştır. Film, Bir adamın; karısı, iki kız ve bir erkek çocuğu ile birlikte evlerinin bir odasında sıçanlar için zehir imal ettiği ve bunun çevresinde babanın çocukları ve karısı üzerinde oluşturduğu disiplin, ceza, yasak, otorite gibi etmenleri bünyesinde barındıran bir hikayeye sahiptir. Ayrıca Yunan yönetmen Yorgos Lantimos’un 2009 yapımı ” Dogtooth ” filmi de içerik anlamında ” El Castillo De La Pureza ” filminden ilham almıştır.

Filmin karakterlerini kısa bir şekilde özetleyecek olursak baba; disiplinli, otoriter, yüksek bir egoya sahip, karısının geçmişteki hayatını bir türlü içine sindirememiş ve hemen hemen her olayda onu suçlayan biridir. Annenin ise olaylardan bağımsız bir yaşam sürmesi ve fiziksel güzelliğini korumak adına gününü fazlasıyla kişisel bakım yapmaya adamış biri olduğunu, fakat konu çocukları olduğunda kendini ve kişisel egolarını çocuklarının üstünde şiddete ve faşizan bir disipline dayalı olarak gösteren babanın önüne siper ettiğini görebiliriz. Üç kardeşin ortak noktası ise hayatları boyunca babaları tarafından evlerinden dışarı çıkmalarına izin verilmemiş çocuklar olmasıdır. Bu nedenle de sosyal hayattan uzak kaldıklarını ve farklı yaşlarda olan bu kardeşlerin zaman geçtikçe kişilik bozukluğu yaşadıklarını görürüz. Evde, anne ve babaları tarafından aldıkları eğitim, avluda mola aralarında oynadıkları oyunlar ve zaman geçtikçe bozulan davranışları, çocukları bir bakımdan “sosyopat” olarak görmemize de neden olmaktadır.”

Arturo Ripstein’ın, ” El Castillo De La Pureza ” filminde açıkça ortaya sunmuş olduğu bir baba figürü vardır. Bu figür, her anlamda ailesini çıkmaza sürükleyen ve sapkın düşüncelerini diğer aile bireylerine dayatmak isteyen ve bunu başarmış olduğunu bize gösteren bir yapıdadır. Dış dünyanın kirli olduğunu ve aile bireylerinin bu kirlilik içinde var olmaması, saf ve temiz kalması için her türlü kısıtlamayı kendine görev edinmiş olan baba, sosyal hayata sahip olan tek kişi olarak, aslında kendi saflığını yitirdiğinden insanlara karşı olan sorunlu bakış açısını görememektedir. Ayrıca babanın aileye karşı takındığı tutum dolayısıyla gizlemeye çalıştığı zayıflığı ve güçsüzlüğü, onun otoriter biri olması için teşvik eden birtakım olgular olarak da görebiliriz.

Filmde kullanılmış olan imgelerden dolayı karakterler ve mekan, gösterge bilimsel ve psikanaliz açıdan incelenmeye de elverişlidir. Aynadan yansıyan parçalanmış suretler, çıngıraklar, savaş ve mutluluk heykeli, yangın tüpünden sıkılan köpük, avluda devamlı yağan yağmur ve filmin ana düşüncesini ortaya çıkaran sıçanlar… Ortaya sunulmuş olan bu imgesel göstergelerin her biri, film içerisinde kendine sağlam bir yer edinmiş ve filmin anlatısına da etki etmiştir. Arturo Ripstein öyküyü, karakterleri ve mekanı bu göstergelere yükleyerek sonuca giden yolun çözülmesini sağlamaktadır. Buna katkı sağlayan mekansal durumun da işlevselliği çok ön plandadır. Bir hapishaneyi andıran ve avlusunun dışarıdaki yaşam ile tek bağlantı kurulabilen yer olması sebebi ile mekan, filmin anlatısına büyük katkı sağlamakta aynı zamanda da bazı sahnelerde görsel estetik açıdan bir değer katmaktadır.

Arturo Ripstein ince eleyip sık dokuduğu karakter üzerinden olağan dışı bir yaşam süren bu insanların hayatlarını, sinemasını gerçeklik temeli üzerinden kurmuş olmasından dolayı sert ve vurucu bir anlatımla perdeye aktarmıştır.

Ayrıca Ripstein’ın 1996 yılı yapımı ” Deep Crimson (Profundo Carmesi) ” filmi de gerçek bir hikayenin uyarlamasıdır ve ” El Castillo De La Pureza ” kadar, biçim ve içerik açısından kalburüstü bir sinemasal estetik sunmaktadır.