Gerçek bir evrensel sanatçı olan Pasolini yazar, eleştirmen, şair, oyuncu, ressam ve sinemacıydı. İlk filmleri yeni gerçekçilik üslubuna sıkı bir şekilde bağlı olsa ve gizli siyasi izler barındırsa bile ardından gelenler Robert Bresson ve Carl Theodor Dreyer sinemasını çağrıştıran, daha üsluplu ve soyut yaklaşım taşıyordu. Sonraki eserleri ise yönetmenin şiir geçmişini gözler önüne seren, sanat tarihine yapılan göndermelerle doluydu. Ticari başarı yakalayan Hayat Üçlemesi filmleri, II Decameron, I racconti di Canterbury ve 1001 fiore delle mille e unna notte dobra bir cinsellik içeriyor ve çağının simgesi haline geliyordu. Filmlerinde kendi eşcinselliğiyle verdiği mücadeleyi ve genç kahramanları üzerinden aktardığı ölüm kaygısını okumak mümkün olacaktır.

Mamma Roma

Temelde Roma’daki ilk yıllarını esas alan Pasolini, delikanlı oğlunun vesayetini kazandıktan sonra onun bir işte tutunamaması sonucu tekrar fahişeliğe sürüklenen bir annenin öyküsünü anlatır. Geniş Roma caddelerine geceleri haykırılan hiddet, fahişe ve müşterilerin anlatımı etkileyici ve güçlüdür. Pasolini, Magnani’nin yaşlanan yüzündeki çizgileri, sözde kahramanın yozlaşmaya düşmesini dokunaklı bir şekilde betimleyerek etkileyici bir dil ile beyaz perdeye yansıtır.

Il Vangelo secondo Matteo

İsa peygamberin hayatına dayanan bu başarılı uyarlamanın tamamı görülmeye değer bir kasaba olan Matera’da çekildi. Pasolini’nin ateist ve Marksist düşüncelerine rağmen film şaşırtıcı derecede başarılı.

Salo o le 120 giornate di Sodoma

Marquis de Sade’ın romanından uyarlanan bu cesur film, konuyu 1940’ların faşist İtalya’sına taşıdı. Film dört güçlü adamın esir aldığı gençleri 120 gün boyunca ağza almaya dahi çekindiğimiz işkencelere maruz bırakmasını anlatıyor. Çok az sayıda yakın plan kullanan Pasolini’nin üslubunun cepheden tasvir ve yalınlık üzerine oturması, sessiz film kısıtlamalarını hatırlatır.