Bugün sizlere acılı bir anneden, dul bir kadından ve toplumun tüm bağnazlıklarını sırtlayan bir şairden bahsedeceğiz. Bu şair İranlı Füruğ Ferruhzad’dan başkası değil.

FÜRUĞ

Füruğ, 4 Ocak 1935 tarihinde İran’ın başkenti Tahran’da Babası Albay Muhammed Ferruhzad ile annesi Turan Veziriteber Hanım’ın yedi çocuğundan üçüncüsü ve burjuva bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. İlk ve ortaokulunu tamamladıktan sonra, Kemalmülk Sanat Okulu’nda resim dalında eğitim görmeye başladı. Furuğ şiir yazıyordu. 16 yaşına geldiğinde eski ustalarının geleneklerinde gazeller bestelemeye başladı. Yine 16 yaşında lise öğrencisiyken ailesinin isteği üzerine kuzeni, daha sonradan eleştirmen ve karikatürist olan Parviz Shapour ile evlendi ve bir yıl sonra oğlu “Kamyar” doğdu. Sonra eşinin isteği üzerine Ahwaz’a taşındılar. Füruğ bu kasabada uzun süre kocasıyla birlikte kalamadı. Evlilikleri 1954 yılında boşanma ile sonuçlandı ve çocuğunun velayeti ise eşine verildi. İran kanunlarına göre boşanan kadına çocuğun velayeti verilmemekteydi; çocuğundan ayrı düşmek -düşürülmek daha doğru bir kelimedir belki- onun ruh dünyasında derin yaralara sebep oldu.

Füruğ’un hayatı tabi bu kadar kısa değil. Ama bu şairin hayatını biraz da olsa biliyorsanız şiirini okurken kendinize sormaktan alıkoyamadığınız sorulardan biri: Şiir olmasaydı Füruğ ne olurdu?

Şiir kimi şairler için var etme, kimileri içinse bir var olma hali. Füruğ sanırız ikincilerden. En başından beri yazdığı şiirle, baş etmesi zor bir hayata karşı varoluş savaşı veren bir şair o. “Şiir bilgidir, kurtuluştur, güç ve terk ediştir.” O, yazdığı şiirlere tutunarak hayatta kalabilmeyi “denemiş” bir şair, kadın.

Anne olup da cezaların en büyüğüne çarptırılmış bir kalbin yürek parçalayan isyanının soylu bir ağıta dönüşmesidir onun sesi. Gencecik yaşında “ölmeden öldürülen”, bir Sisifos gibi cezalandırılan bellek bir daha hiç iyileşmeyecektir. Hiçbir aşk, hiçbir “oluş” onu iyileştiremeyecektir. Özgürlüğü seçmenin, kendini seçmenin bedeli, tesellisi yok, paramparça bir ruh olarak ödetilmiştir ona. Bu ruhsal özgürleşmeyi ve kendi oluşu gerçeklediği yer, diliyle kurduğu dünyası olmuştur. Bir yerde şöyle der şiiri için: “Benim için en önemli şey şiirdir. Ve şiir, kendime ve kişiliğime karşı duyduğum en büyük sorumluluktur. Hayatıma vermek zorunda olduğum yanıtların en önemlisidir aynı zamanda.’’

“Benim için en önemli şey şiirdir.” cümlesi öyle sıradan okunulacak bir sanatçı cümlesi değildir. Yeryüzü üzerinde aykırı ruhları, ayrıcalıklı ruhları susturmak pek mümkün olmamıştır. Füruğ da o susturulamayan seslerden olmuştur. Şizoid bir tine sahiptir, parçalanmış, parçalarından yeniden diliyle doğmuş bir ruhtur. Yarattığı dil evreninin içinden dışarıya bakar. O dil evrenini yaratamamış olsaydı bu kuvvetli bilinç yarılması onu çıldırı nöbetlerinin eşiğine getirebilirdi, kim bilir?

Füruğ doğurduğundan zalimce kopartılmıştır; kendini ve özgürlüğünü seçtiği için dışlanmış ve aşağılanmıştır. Toplumsal düzene başkaldırdığı için, bunda inat edebilecek kadar güçlü ve kararlı olduğu için, kadınlığını tepeden tırnağa doğallığıyla ve coşkusuyla yaşamak istediği için kendi ülkesinde, kendi evinde cezaya kalmıştır. O bir günahkardır. Üzerine yapıştırılan yaftalar nedeniyle, Füruğ, sevgi ve nefret, karanlık-aydınlık, uysallık-hırçınlık, olgunluk-çocukluk.. karşıt duyguları arasında gidip gelir. Özellikle son dönem şiirlerindeki karanlık derinlik, olgunlaşan ruhuyla dünyayı ve yaşadığı toplumu seyrettikçe belirginleşir. Zaman zaman alaysı bir pervasızlık da kazanır. Dili acılaştıkça dünyanın gerçeklerine de o denli yakınlaşır. İçini dışa çıkarırken amacı dil aracılığıyla parçalanmışlığını tümlemek, dünyayla bütünleşmektir. Ruh ancak böyle huzur bulacaktır. Ne yazık ki şiirlerinde bunu başarsa da yaşadığı sürece o huzur onun çok uzağında kalacaktır.

Bu hayat acıdan beslenen, acıyla örülmüş bir hayattır. Ne kadar kaçmak istersen iste bir türlü peşini bırakmayan bir ağrı.. Kalbi çatlatan bir acı: “Hiçbir şey acı kadar kişisel ve paylaşılmaz değildir, acı çekmenin en kötü yanı, acının tek başına çekilmesindedir. Ama acı çekmeyenler ya da acı çektiğini kabul etmeyenler, diğer insanlardan koparak soğuk bir tecrit hırkasına bürünenlerdir. En yalnız deneyim olan acı, sempati ve sevgiyi doğurur; benlik ve öteki arasındaki köprüyü, birleşmenin araçlarını. Sanat da böyledir. Kendi içine en derinlemesine dalan sanatçı -ve çok acılı bir yolculuktur bu- bize en yakından dokunan, bize en açık seçik sesini duran sanatçıdır. “  İşte Füruğ da bu hayat bilgisinin bilincindedir.

KARDEŞİNE YAZDIĞI MEKTUP

”Fericiğim, şiirlerini okudum, beni hiç şaşırtmadın, seni en baştan yetenekli bulmuştum, şiirlerinin konusu, “inceliği”, harika ve çok iyiler; ama Almanca’da nasıl bir etki bırakır ve şiirlerinin yapısını hangi yönde etkiler bilemem. Gerçi bu konuların önemi ikinci derecede, aslolan şairin konsepti ve dünya görüşüdür. Son şiirin böyle başlıyordu: iç huzurum için. Çok hoşlandım. Çünkü görüntülerin ve imgelerin ardında çok derin bir duygu ve harika bir insan görüntüsü var. Mistik ve biraz da teslimiyetçi bir durum. İnsanın, düşünce ve duygu bazında belli bir tecrübe ve biçime ulaşamadığı sürece bu sorunları kavraması çok zor. Ya gelip geçici ve sıradan şeylerle mutlu olacaksın, çocuk sahibi olmak gibi. Veya uzun soluklu şeylerle ve makul kabul edilmeyecek şeylerle; Şiir sinema kısaca sanat gibi! Herhalde yalnızsın ve bu yalnızlık insanı bitiriyor ve kırılgan yapıyor. Kırgınlığım yüzüme yansıyor ve saçlarım beyazlaşıyor geleceği düşünmek boğuyor beni. Geçelim. Geçelim.. durum bundan ibaret, yaz bana, birlikte olduğumuz günleri düşününce yüreğime ışık doluyor. ‘’

İRAN ve KADIN

Yaşadığı dönem ve toplumsal koşullar düşünüldüğünde Füruğ’un yazgısı basit bireysel bir trajediden fazla bir şeydir. Kuvvetli bir ataerkil gelenekten gelen ve modernleşme serüveninin çok başlarında bulunan bir ülkede kadın olarak doğmak zaten başlı başına bir yüktür. Çoktan tanımlanmış bir çemberin içidir kadının yeri ve çemberin dışına çıkmak mümkün değildir. Çemberin dışına çıkmak tekinsizi seçmektir, gayri ahlakidir. Kadın bir aile içine doğar, orada büyür ve zamanı geldiğinde başka biriyle yine aile olmak üzere eşleştirilir. Var olma ve kendini gerçekleştirme hakkını bırakın, çoğu zaman seçme hakkından bile söz edilemez. “Yuva dünyevi bir tapınak, temiz, ışık dolu bir yer” iken aksini seçmek “büyük bir günah”tı. Böyle bir toplumda Füruğ’un yapmaya yeltendiği affedilemezdi. O nedenle de en büyük cezaya çarptırıldı: Oğlundan yaşam boyu mahrum kalmak!

Münih’teyken babası için kaleme aldığı satırlarında şöyle dile getirmişti isyanını Füruğ:

“… Benim en büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır; hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden dolayı kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim. İşte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans partilerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla ve kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım; bir ipekböceği gibi kendi kozalamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranarak büyürdüm ve hayatımı sona getirirdim. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Ben kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş ile başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup ve bir gün bu dünyadan çekip giden ve arkalarında bu geliş ve gidişlerinden herhangi bir iz bırakmayan yüz binlerce insan gibi yaşayamam. …”

Füruğ, hiç kuşkusuz 20. yüzyılın en büyük şairlerinden biridir. Bu yazımızda Füruğ için şiirin ne demek olduğunu anlatmaya ve acılarını içselleştirmeye çalıştık. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.

Kaynak: Yeryüzü Ayetleri-Can Yayınları

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here