Günümüzde Fransız Sineması denince akla ilk gelen yönetmen Gaspar Noé. Fransız asıllı yönetmen 27 Aralık 1963 yılında Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te doğdu. 12 yaşından itibaren Fransa’da yaşamaya başlayan Noé, 1985 yılından beri farklı kategorilerde ve uzunluklarda filmleriyle sinema dünyasına katkı sağlıyor.

Aykırı tarzıyla kendini kabul ettiren yönetmenin filmleri genelde rahatsız edici bulunuyor. Seks, şiddet, uyuşturucu, ensest üzerine kurguladığı filmlerini çekerken de alışılmışın dışında teknikleri tercih ediyor. Kesilmeyen sahneleriyle seyirciyi filmin içine hapsediyor, dönen kamera açılarıyla seyircinin başını döndürüyor. Kırmızı rengine takıntılı olan yönetmen, kıyafetlerde, ışıklarda, duvarlarda, objelerde sık sık kırmızının farklı tonlarını kullanıyor. Tehlike, şehvet, tutku, güç, aşk gibi anlamlarının yanı sıra nefes alışverişini hızlandırarak kan basıncını arttırması ve görseli daha fazla görünür kılması, yönetmenin kırmızıyı bu derece çok kullanmasının nedenlerini oluşturuyor.

Toplum kabul etmek istemese de seks, uyuşturucu, şiddet, etik dışı davranışlar, ahlaksız düşünceler, sadist istekler insan hayatının bir parçası ve Noé’nın bunları olduğu gibi yansıtmaktan hiç çekinmediği apaçık ortada. Hatta filmlerini, bir takım insan içgüdülerini ve cinsellik dürtülerini tabuya dönüştüren topluma tepki olarak çektiğini bile düşünebiliriz. Belki de bu konuları filmlerinde işlemesini nedeni toplumun iki yüzlülüğünü, toplumun yüzüne vurmak istemesi. Biz de Noé’nın sinematik evrendeki tarzını ve izleyicisine vermek istediği mesajları, filmleri üzerinden vermek istedik.

Seul Contre Tous | I Stand Alone (1998)

Noé ilk uzun metrajlı filmi I Stand Alone’u, kısa filmi olan Carne’nin devamı olarak beyaz perdeye taşıdı. Başrol oyuncusunu Carne’de kasap olarak tanımıştık ve filmin sonunda hapse girmişti. Bu filmde ise yine aynı karakterin hapishane sonrasındaki hayatını izliyoruz.

Devletin, toplumun ve hatta ailesinin de sırt çevirdiği kasap ”siz hepiniz, ben tek” mottosuyla yaşamını devam ettirmeye çalışıyor. Buna pek istekli olamasa da buna bir son vermek için gerekli cesarete de sahip değil. Yönetmen, hayattan hiçbir beklentisi kalmamış, sadece yaşama içgüdüsüyle yaşayan bir insanın neler yaptığını, neler yapabileceğini; her şeyden önce neler düşündüğünü ve hissettiğini aktarmış. Karakterin boşluğun içinde savrulmasını yansıtırken, sıra dışı çekim teknikleriyle seyircinin de bu boşluklardan düşmesini sağlamış. Noé, yine kendi doğrularını oluşturmak için normları yıkmış, düşünmekten kaçınılan tabuları filmine aktarmış.

Irréversible | Irreversible (2002)

Monica Bellucci’yi ve o dönemdeki eşi Vincent Cassel ile birlikte izlediğimiz bu film, yönetmenin adını en çok duyuran filmi. Tersten işlenmiş kurgu başta seyircinin kafasını karıştırsa da olay örgüsünü anlamakta hiçbir zorluk yaşatmıyor. Noé bu noktada çok tercih edilmeyen tersten kurguyu tüm filme çok iyi bir şekilde empoze ederek farklı tarzını konuşturmuş.

Kırmızı rengine yine oldukça maruz kaldığımız filmde seyirciyi en çok rahatsız eden sahne dakikalarca kesilmeyen tecavüz sahnesi. Bu kadar uzun süre boyunca tecavüz edilme rolü oynayan Monica Bellucci, oyunculuğuyla kendine hayran bırakıyor. Yönetmenin burada sahneyi kesmeden aktarmasının sebebi tecavüz sırasında yaşanan çaresizliği tamamen izleyiciye aktarmak, ki bunu başarıyor da. Sürekli dönen kamera çekimleriyle de mekanı tam olarak göstermek istemiyor ve seyirciyi merakta bırakarak daha dikkatli izlemesini sağlıyor.

Enter the Void (2009)

Noé, yeniden doğuşu ele aldığı bu filmin çekimleri için ışıl ışıl olan Tokyo şehrini tercih etmiş. Kardeşlik bağının dolaylı şekilde ensest ilişki üzerinden işlenmesi birinci tekil kişinin ağzından anlatılmış. Kamera çekimlerinde de aynı kişinin gözlerinden ve omzundan yararlanılmış ve kuş bakışı kamera çekimiyle de sahnelerin sürekliliği sağlanmış.

Kimyasal madde kullanımının yarattığı etki Oscar karakteri üzerinden çok doğal yansıtılmış. Etkiyi arttırmak için de bol bol pastel renkler ve ışıklar tercih edilmiş. Ölümü nesneleştirerek yeniden doğuşu şehrin rengarenk sokaklarının üzerinde araması, insanının doğası gereği hayata tutunma çabasını vurgulamış. Her odasında seks yapılan bir otel, uyuşturucu ve cinayet sahneleriyle toplumun ahlak ve etik değerlerini eleştirmiş. Kesilmeyen sahneleriyle seyirciye, git gide daha da büyüyen bir boşluğun içine çekildiğini hissettirmiş.

Love (2015)

Paris’te yaşamaya başlayan Murphy’nin hayatından bir kesit izlediğimiz filmde, aşkın yaşanmak istenmeyen tarafı anlatılmış. Bu anlatımın aşkın mutlak tamamlayıcısı olmadan aktarılamayacağını düşünen Noé, filminde seks sahnelerine bol bol yer vermiş. Bu nedenle Love’ın, uyuşturucu ve seks ögelerini her zaman filmlerinde kullanan yönetmenin, en pornografik filmi olduğunu söyleyebiliriz.

Filmlerinde her daim rahatsız edici unsurlar bulunduran yönetmen, bu filminde duygusal olarak rahatsız etmeye odaklanmış. Aşkın acısını önce Electra karakteri üzerinden hissederken, sonrasında vazgeçmek zorunda kalmanın çaresizliğini Murhpy üzerinden hissediyoruz. Diğer filmlerine kıyasla daha az fiziksel şiddet kullanan yönetmen, bu açığını duygusal şiddetle doldurmuş. Klişe aşk hikayelerinden oldukça farklı öykülenmiş film, aşkın görülmek istenmeyen diğer yüzünü seyircilere vermeye çalışmış.

Climax (2018)

Mükemmel bir dans koreografisiyle başlayan film, bir grup dansçının yaşadığı dudak uçuklatan olayları konu alıyor. Tüm karakterleri, kitaplığın ortasında bulunan, bir tarafı Noé’nın favori kitaplarıyla diğer tarafı favori filmleriyle sarılı bir televizyondan tek tek tanıtan yönetmen, daha sonra ikili bazen de üçlü diyaloglarla seyircinin ilgisini karakterler üzerinde eşit dağıtmış.

Filmin başta sakin sakin ilerlemesi yönetmenin tarzının bilen seyirciyi git gide sabırsızlandırıyor. Aşırı dozda uyuşturucu alımıyla asıl film başlıyor ve yine bol kırmızı ışıklar ve seçilmiş çeşitli kırmızı detaylar altında bir kutlama partisinin kaosa dönüşmesini izliyoruz. Enter the Void filminde uyuşturucu kullanmanın kişide yarattığı etkiyi veren yönetmen, Climax’te uyuşturucu kullanan kişiyi dışarıdan gözlemleme fırsatı veriyor. Zaten tek bir mekanda geçen filmde zaman-mekan algısı iyice yok oluyor. LSD’nin her bir karakter üzerindeki faklı etkisini sarsıcı ve etkileyici sahnelerle izliyoruz. Sürü psikolojisiyle hareket eden topluluğun en ufak bir kıvılcımla provoke olmaları ve içlerinden birini günah keçisi seçmeleri, insanların günlük hayattaki birçok konuda da bu derece acımasız olmasını vurguluyor.

Kaynak:  1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here