Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatı sıralarında, Avusturya Kralı Ferdinand’ın büyükelçisi olarak 1554’te İstanbul’a gelip bu görevini sekiz yıl sürdüren Busbecq’in yazdığı dört mektup vardır. Tam adı Ogile Chiselin Busbecq olan yazar 1521-1592 yılları arasında yaşamıştır. Kişiliğinin “diplomat, gezgin, eski eser meraklısı, dilbilimci gibi çeşitli yönleri vardır. Üslubu canlı ve ilgi çekicidir. Mektuplarında Türkler’den zaman zaman “barbar, vahşi” diye söz etmesine, Osmanlı tarihinde saltanat hırsından doğan haneden cinayetlerine geniş yer ayırmasına karşılık, çağındaki Türkler’in Batı’ya üstünlük nedenlerini gerçekçi bir gözle açıklamaktan çekinmemiştir. Sizlerle bu mektuplardan seçmeler yaparak Türkler hakkındaki görüşlerine yönelik daha somut bilgiler vereceğiz.

Çiçekler Üzerine

“Edirne’de bir gün kaldık. Oradan İstanbul’a doğru seyahatimizin son safhası başladı, Artık İstanbul’a yaklaşmıştık. Buradan geçtiğimiz zaman her tarafta narsis, sümbül ve lale gibi birçok çiçeklere rastgeldik. Bunların kış ortasında açmış olduklarını görmek bizi hayretler içinde bıraktı… Türkler çiçeğe çok düşkündürler ve pek garip olmakla beraber bir güzel çiçek için bir çok akça vermekten çekinmezler. Bu çiçekler bana hediye ediliyordu ama gene epeyce pahalıya mal oldular. Çünkü mukabillerinde daima birçok akça vermeye mecburdum.”

Ayran Sevgisi

“Türkler gayet az yerler. Yemek keyfine o kadar az düşkünlerdir ki biraz ekmek, tuz ve soğan bulunursa ve yoğurt da yerlerse artık başka bir şey aramazlar. Yoğurt bir nevi ekşimiş süttür. Galen  bunu bilir, adına “Oxigala: ekşi süt” der. Türkler bu sütü soğuk su ile sulandırıyorlar, içine ekmek doğruyorlar. Çok susuzluk ve hararet hissettikleri zaman yiyorlar. Çok sıcaklarda biz de bu mayiin pek faydasını gördük. Yalnız kuvvetli ve hazmı kolay bir şey olmakla kalmıyor, susuzluğu teskin hususunda da fevkâlade bir hassa gösteriyor. Birer Türk misafirhanesi demek olan kervansarayların hepsinde bu ekşi sütten bol bol vardır. Daha başka çerezlerle beraber bunu da satarlar. Çünkü Türkler, seyahat ettikleri zaman, sıcak yemek yahut et istemezler. Yedikleri şey ekşi süt, peynir, üzüm ve vişneden ibarettir. Bunları suda kaynatırlar, büyük toprak tabaklar üzerine korlar, herkes canının istediğini satın alır. Yemişleri ekmeğine katık yapar. Bitirdiği zaman kalan suyu da içer. Bu suretle yiyecek ve içecek masrafı gayet ucuz olur. O kadar ucuz ki, ”bizim memlekette bir adamın bir günlük geçinme masrafı bir Türk’ün on günlük geçinme masrafından ziyadedir” diyebilirim.”

Moda Anlayışı

“Şimdi benimle beraber geliniz ve sarıklı başlardan mürekkep bu azim kalabalığa gözlerinizi çeviriniz. Hepsi bembeyaz ipeklilerden giysilere sarılmışlar. Türlü türlü, renk renk parlak esvaplar; her tarafta altın, gümüş, lâ’l, ipek ve saten parıltısı. Hepsini mufassal surette tarif etmek çok zor bir iş olacak. Manzaranın yeniliğini sadece kelimelerle anlatmak imkân haricinde. Gözlerim şimdiye kadar bundan daha güzel bir manzara görmemişti. Mamafih bütün bu servet ve ihtişamın içinde, gene büyük bir sadelik ve iktisat göze çarpıyordu. Herkesin esvabı, mevkileri ne olursa olsun, aynı biçimde idi. Bordürler, lüzumsuz işlemeler yok. Halbuki bizde bu, adettir, birçok paraya mal olur ve üç günde bozulur. O’nların en güzel ipek yahut saten esvapları, işlemeli olsa bile, bir “ducat”a çıkıyor. Biz nasıl onların giyinme tarzına şaşıyorsak, Türkler’de bize öyle hayret ediyorlardı.

O’nların esvapları uzundur, hemen aşık kemiklerine kadar iner. Bu esvaplar, yalnız azametli gözükmekle kalmıyorlar, insanın boyunu da uzatıyorlar. Bizim esvaplarımız ise o kadar sıkı ve dardır ki, vücudun biçimini pek meydana çıkarıyor. Bu biçim, göze çarpınca bir adamın yüksekliğini azaltıyor ve ona bir cüce manzarası veriyor.”

Düzen Anlayışı

“Bu muazzam kalabalık içinde medhe değer nokta, sessizlik ve disiplindir. Hiç bir bağrışma ve uğultu yoktur. Halbuki alelâde  kalabalıkta böyle şeyler eksik olmaz. Bir noktada toplantı da görülmüyordu. Her kes kendisine tayin edilen noktada rahatça duruyordu. Zabitler  yani generaller, miralaylar, yüzbaşılar ve mülazimler -ki bunların hepsine Türkler “Ağa” uvanını verirler- yerlerine oturmuşlardı. Alelâde neferler ayakta idiler. En çok göze batan heyet, miktarları birkaç bine varan yeniçerilerdir. Bunlar, diğer kuvvetlerden ayrı bir mevkide uzun bir saf halinde duruyorlardı. O kadar sessizdiler ki, benden çok uzak bulunmadıkları halde, “Acaba canlı adamlar mıdır, yoksa birer heykel midirler?” diye kendi kendime soruyordum…

Bir gün bu taraflarda Hıristiyanların giymesi mutad olan (âdet olan) bir elbiseyi arkama geçirerek, kendimi belli etmeden, yanımda bir iki arkadaş olduğu halde, her tarafı dolaştım. İlk dikkat ettiğim şey, muhtelif teşkilâtlara mensup askerlerin kendi karargâhları içinden harice  çıkmamaları idi. Bizim karargâhta cereyan eden ahvali bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler, fakat hakikat şu ki her tarafta tüm bir süküt ve sükünet hüküm sürüyordu. Katiyen kavga ve münakaşaya tesadüf edilmiyordu. Hiç bir türlü cebir ve şiddet hareketleri görülmüyordu. Sarhoşluktan yahut kafa kızgınlığından ileri gelmiş yüksek sesler bile yoktu…

Bundan başka her taraf tertemizdi. Gübre yığınları süprüntüler görülmüyordu. Göze, yahut buruna fena gelecek hiç bir şeye tesadüf etmedim. Bu gibi şeyleri, Türkler, yakıyorlar, yahut uzağa götürüyorlardı. Neferler de, büyük bir çukur açarak pislikleri oraya gömüyorlar ve karargâhı tertemiz tutuyorlar. Bizim askerlerimiz arasında olduğu gibi, hiç bir tarafta bir sarhoşluk, cümbüş yahut kumar gibi şeylere tesadüf edemezsiniz. Türkler kağıt ve zar oyunu bilmezler…”

At Eğitimi

“Türk atları kadar, insana alışmış hiç bir hayvan yoktur. Bunlar sahiplerini ve kendilerine bakan seyisi derhal tanırlar. Atları terbiye ettikleri zaman onlara gayet iyi ve mülayim muamele ederler. Pontus havalisinden ve Bithynis’nın bir kısmından geçerek Kapatosya’ya seyahat ettiğim zaman, köylülerin küçükken taylara ne kadar itina ettiklerini gördüm. Onları pek nazlı tutuyorlar, evlerinin içine alıyorlar, adeta sofralarına kabul ediyorlar, sevip okşuyorlardı. Tayları, adeta çocukları gibi sevdikleri söylenebilir. Hepsinin boyunlarında bir nevi gerdanlık vardır. Bunlar nazara karşı kaba surette yapılmış birer muskadır. Nazardan çok korkulur. Hayvanlara bakanlar da onlara gayet iyi muamele ederler, onları muttasıl okşayarak muhabbetlerini kazanırlar. Son derecede muztar kalmadıkça hiddetlerini çıkarmak için değnekle hayvana vurmazlar. Bunun neticesi olarak beygirler insanlara karşı gayet muhabbetli oluyorlar. Onun için tepen, ısıran, huysuz, inatçı bir ata hiç tesadüf etmezsiniz. Bizim takip ettiğimiz usullerle bunların arasında ne büyük fark var. Bizim seyislerimiz, beygirlerine muttasıl bağırmazlarsa, böğürlerine vurmazlarsa, hiç bir şey yapmadıklarını zannederler. Bu yolda muamelenin neticesi olarak ne zaman seyisler ahıra girecek olsalar hayvan korkudan titrer, onlardan nefret eder… Sahipleri yere düştükleri zaman, hiç kımıldamadan, rahatça duran atlar gördüm… Türk atlarına vurulan nalların ortası bizimkiler gibi açık değildir. Deliksiz ve sağlamdır. Bu nal hayvanların ayaklarını daha iyi muhafaza ediyor. Burada beygirler daha uzun yaşıyorlar. Yirmi yaşında Türk atları gördüm ki, bizim sekiz yaşında hayvanlarımız kadar canlı ve kuvvetli idiler.”

Saltanat Kavgası

“Türk sultanlarının oğlu olmak, çok talihsiz bir vaziyete düşmek demektir. Çünkü evlâtlardan biri babasının yerine geçer geçmez, diğerleri mutlaka ölüme mahkümdurlar. Türkler tahta hiç bir rakip bırakmazlar. Şüphe yok ki, hassa muhafız askerlerinin vaziyeti, onları bu yolda harekete mecbur ediyor. Çünkü hükümdarın bir kardeşi hayatta bulunursa, bu askerler her zaman ihsan istemekten geri durmazlar. Ricaları kabul edilmeyecek olursa “Allah kardeşine ömür versin” sesleri işitilmeye başlar. Bu bağrışmalarla, onu tahta getirmek istediklerini açıkça anlatırlar. İşte bu yüzden Türk sultanları ellerini kardeşlerinin kanı ile kirletmek ve saltanat devirlerini bir cinayetle açmak mecburiyetinde kalıyorlar.”

Kaynak: Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Mektup Özel Sayısı, Temmuz,1974

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here