Hayaletler, yıllardır edebiyatın ve sinemanın vazgeçilemeyen malzemelerinden biri olmuştur. Daha çok korku ve gerilim türündeki eserlerde korkutucu ve tedirgin edici bir varlık olarak kullanılan hayaletler çoğu zaman geçmişte yaşanmış bir olay yüzünden belli bir mekana sıkışıp kalmış huzursuz ve kötücül ruhlar olarak gösterilir. Bu belirli bir mekana sıkışıp kalma mevzusu yüzünden bu konuyu ele alan yapımlara Lanetli Konak, Hayaletli Köşk vs. gibi artık klişeleşmiş isimler verilmiştir.

Bu eserlerde çoğunlukla bir sebeple hayaleti kızdırma gafletinde bulunmuş, korkmuş, zavallı insanların gözünden olayları izleriz. Yaşadığı  trajik bir olay yüzünden evde kapalı kalmış ruhun yerine kendimizi koymayız. Bir bakıma, Frankenstein’ın aslında yaralanmış bir yüreğe sahip olan canavarıyla özdeş bir konumda tutabiliriz hayaletleri. İşte bu yazının konusu olan ve eleştirmenlerce geçen yılın en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen ‘’A Ghost Story’’ bu bilindik konuyu hikayeye ‘ötekinin’ gözünden bakmamızı sağlıyor. (Dikkat spoiler içerir!)

Filmin konusu kısaca şöyle özetlenebilir; aynı evi paylaşan, hakkında fazla bilgimizin olmadığı genç bir çifti izlemeye başlarız. Erkek (Casey Affleck) bir kaza sonucu hayatını kaybeder. Kadın (Rooney Mara) bu dramatik olaydan çok etkilenir ve ağır bir yas sürecine girer. Erkek ise tuhaf bir şekilde bu dünyadan göçememiştir ve gözleri açılmış beyaz bir çarşafın içinde evin içinde kalmıştır ve kadının durumuna üzülmektedir. Bu ağır yas sürecini yavaş yavaş atlatan kadının hayatında değişiklikler oldukça hayalette de değişiklikler kendisini gösterecektir.

Alt metinleri bir hayli zengin olan filmde; dünyadan göçüp gittikten sonra kalıcı olabilmenin imkanı-imkansızlığı, bizden sonrada en yakınlarımız için bile hayatın devam etmesi vb. konular oldukça şiirsel bir sinema diliyle aktarılıyor. Yapım, izleyiciye yaşam, ölüm, hatırlanma gibi ağır kavramlar üzerine, entelektüel gevezeliklerden uzak durarak, kafa karıştırmadan düşünme fırsatı sunuyor. Hayaletin hüznünü yüreğimizde hissettiğimiz (belki de somut gerçeklerle yüzleşmemizin etkisiyle) hikayenin sonunda ‘en karanlık zaman şafaktan öncedir’ sözünü hatırlatırcasına huzurlu ve iç rahatlatıcı bir finalle film bitiriyoruz.

Filmdeki biçimsel tercih farklılıkları da bu sıra dışı lirik yapıyı destekliyor. Büyük bölümü diyalogsuz olan filmde, olabildiğinde göz yormayan kahverengi, siyah, beyaz renklerin ağırlığı hissediliyor. Bu atmosfere destek veren, sabit planların yoğun kullanıldığı görüntü yönetmenliği de  filmdeki karakterlerin melankolisini yaşamamızı sağlıyor. Örneğin, kadını dakikalar boyunca ağlayarak tatlı yerken izlediğimiz sahnede yönetmen, bizim adeta onun içindeki acı ve yas duygusunu iliklerimize kadar hissetmemizi istemiş. Daniel Hart’in elinden çıkan enfes müzikler de filmin gücüne güç katmış. Bütün bu bahsettiğim tercihler ve ağırkanlı anlatım, pek çok seyircinin filmden sıkılmasına ve sanat filmi yaftasını yapıştırarak filmden uzak durmalarına sebep olabilir. Ama yönetmen David Lowery, favori oyuncuları Casey Affleck ve Rooney Mara’yla birlikte aldığı bu tehlikeli kumarı kazanmış.

a ghost story ile ilgili görsel sonucu

Yalnızlığı ve hüznü içinizde hissetmenizi sağlayacak, sizi hayat ve ölüm üzerine düşündürecek bir film izlemek istiyorsanız A Ghost Story’yi gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here