Dünyanın, yaşadığımız coğrafyanın ya da bütünüyle evrenin durumu felsefedeki kavramlarla bizi düşündürmeye iterken, kimi kavramlar diğerlerine göre çok daha fazla karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri de en çok din, varlık ve siyaset felsefesinde kullanılan “Kötülük” problemi. Kavramın tanımından itibaren aklımızda oluşmaya başlayan sorular, felsefenin tüm dallarına ulaşsa bile net bir tanım ile çözüme ulaşamıyor.

Öncelikli olarak kötülük kavramının bir problem olarak görülmesi; tanımından daha çok fayda-zarar ilişkisi ile ortaya çıkıyor. Bir sıfat haline gelmeden kötülüğü tanımladığımızda bir yarar beklentisine girmediğimiz için bu tanımın problem olarak kabul edilmesi gerekiyor. Bu tanımın farklı koşullarda uyarlanması ise iyilik-kötülük birleşmesi üzerinden yapılıyor. Ahlak felsefesinde doğru ve yanlış ya da etik olan/olmayan, din felsefesinde sevap ve günah, literatürde ise yalnızca kötülük iyiliğin zıttı olarak bahsedilebilir. Bu da problemin yalnızca birkaç alanla sınırlı kalmadığını ve genel bir felsefe problemi olduğunun kanıtıdır.

Din felsefesine hakim olan ateistlerin en büyük argümanlarından biri de kötülük problemidir. Tanrıyı mükemmel bir güç olarak görenlerin, iyiliği de bir doğru olarak kabul ettiklerini varsayarsak; mükemmele ulaşabilen tek güç olan tanrının dünya üzerinde böylesine bir kötülüğün hakim olmasına izin vermesi mantıklı mıdır? Soruyu daha da açmak gerekirse, tanrı iyi ve dünyada yaşananlar kötü ise, bu dünyayı yaratan-düzenleyen tanrı değil midir? Bu soruların karşısında, tanrıyı ya da semavi dinleri kabul edenlerin oluşturduğu başka bir kavram ortaya çıkıyor: Özgür irade. Özgür iradenin tanrı tarafından insanlara verildiği ve beşeri olan tüm kötülüklerin özgür irade ile ortaya çıktığı bu probleme bir savunu olarak geri döner. Özgürlük, bir insanın sahip olması gereken ilk şey olduğu için teistlerin ateistlere karşı “Tanrı tarafından onlara verilen ilk hediye” tezi mevcuttur. Bu iki karşıt görüş beraberinde birçok soruyu ortaya çıkarsa da, mevcut döngü genel olarak hep aynı kalmış ve savunular zamanla artmıştır.

Din felsefesinde tartışıldığı kadar aynı zamanda ahlak felsefesinde de popüler bir konu olan kötülük, felsefenin hayatın her alanında nasıl köprüler oluşturduğu sorusunun cevaplarından biridir. İyi bir eylemin ahlaki olarak kabul edilebilir olduğunu bilirken, aynı zamanda kötü eylemlerin kabul edilebilir olmadıklarını da biliyoruz. Bu zıtlık ahlaki değerlerin niteliğinden daha çok, içsel ve tinsel bir dayanağa bağlanıyor: İnsanların içinde bulundurduğu gerçek ahlaki değerler. Bu genel ahlak yasalarını kanıtlar nitelikte olmasa da, varoluş anında iyiliğe ya da kötülüğe bir özün ortaya çıktığını savunuyor ve vicdanı oluşturuyor. Fakat yine de, vicdanın tanımından daha önemli bir soru yine ahlak felsefesinde karşımıza çıkıyor: İyiyi ve kötüyü insan mı belirler, yoksa genel bir ahlak yasası mı? Filozofların sıkça üzerine tartıştığı ve yüzlerce farklı fikir belirttiği bu tartışma, aynı zamanda sorunun cevabına “genel ahlak yasası” diyenlerin özgür iradeyi reddettikleri ortaya çıkıyor. Çünkü özgür irade, insanların sahip olduğu en önemli niteliklerden biri olarak kabul edilirken genel ahlak yasası bu iradeyi tamamen bunu ortadan kaldırarak kişinin vicdanına dair kuralları ortaya koyuyor.

Tüm bu “yoğun” ve “karmaşık” problemlerin yanında, Yahudi düşünür Hannah Arendt kötülüğün basit bir tez olduğunu iddia eder. Arendt, felsefi çalışmalarının dikkate değer ve büyük bir kısmını bu kavram üzerine yaparak kötülüğe farklı bir noktadan yaklaşmış ve yüzeyselliği hakkında fikirler ortaya atmıştır. Kötülüğün edebiyatta ya da başka alanlarda abartıldığı kadar büyük bir problem olmadığını savunan Arendt, kötülüğü sıradan olarak tanımlayabilmektedir. Bir fikirden yoksun kalmanın cezası olan kötülük, Arendt’a göre yalnızca hızlı yayılması ile konuşulabilecek hale gelen bir problemdir. Bu tanım, günümüzde ahlak felsefesinde kötülük kavramında en çok kullanılan argümanlardan biridir.

Yaşanan tüm “kötü” olarak tanımlanabilecek problemlerin yanında, bunun tam zıttı olan iyilikler de mevcut olduğu için dünyanın yaşanabilir sıfatına sahip olduğunu biliyoruz. Vicdan, özgürlük ve irade gibi kavramların üzerine düşünüp bu konuda fikir sahibi olmak aslında tüm insanlar için bir görev iken yalnızca yüzeysel bir iyi-kötü ayrımı yaparak dünyanın daha kötü bir yer olmasına sebep olanlar; aynı zamanda kötü şeylerin yaşanmasında en büyük rolü oynayanlardır.

2 YORUMLAR

  1. Dini literatürde yer alan kötülük kavramının mutlak iyi olan allaha izafe edilemeyeceği düşüncesi yine dini anlatımda kendine yer bulan dünya hayatının bir imtihan olduğu hususu ile çelişmektedir kavramsal manada kötünün varlığı
    Yapılan bir sınavda yanlış veya çeldirici şıkkı sınavı yapan hocanın cevap şıklarına koyması gibidir yanlış şıklara yer vermek hocanın kötü duğunu göstermez ancak dünya hayatını ele aldığımızda allah ve hocanın kötü- yanlış ın varlığına dair sorumluluğu aynımıdır?

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here